Yazmak mı Yaşamak mı?

2010-10-12 12:26:00

 

Yaşlanmaya duran kişi, o gün gene daktilonun başına geçti. Birkaç gün önce deftere yazdığı öyküyü temize çekiyordu. Tuşlara vururken zaman zaman duruyor, düşünüyor, sonra yeniden yazıyordu. Odanın içi sigara dumanıyla doluydu. Adam dört saattir masanın başındaydı. Karısı onun böylesine uzun uzun çalıştığını görünce, hep bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçerdi. Ancak, o gün dayanamadı. Düşündüklerini söylemek gereğini hissetti, (*) artık dolmuştu. Kısık bir sesle:

-Söylediklerimi duyan olacak mı ki? dedi ve gene sustu.

Bir türkü mırıldanmaya başladı.

“Pembe gül idim soldum
Ak güle ibret oldum
Karşı karşı dururken
Yüzüne hasret kaldım."

Son mısraları söylerken sesini daha da yükseltmişti ama gene sadece kendi duymuştu. Sigara dumanı da olmasa sanacaktı ki odada bir kendisi bir de duvarlar vardı. Dayanamadı, eşinin yanına giderek:

-Yeniden dünyaya gelsen, ne olmak isterdin diye sorsalar ne cevap verirdim, biliyor musun? dedi incinmiş bir sesle.

Adam, parmaklarının klavyedeki duruşunu bozmadan gözlüğünün üzerinden eşine baktı.  Yüzündeki ifadelerden onun memnuniyetsizliğini anlayabiliyordu.

-Hayırdır Sultanım, nereden çıktı şimdi bu soru? diye sorarken aslında gelecek cevabı da az-çok tahmin edebiliyordu.

-Daktilo olmak isterdim, dedi kadın. O zaman aramızda bu kadar mesafe olmazdı. Parmakların bana dokunurdu, beni okşardı. Bana seni anlatırdın, konuşurdun benimle.  Oysa şimdi öyle mi ya? Ben saatlerce arkandaki koltukta oturuyorum, tek bir kelime bile konuşmuyorsun. Bir söz söyleyecek olsam; “Dur şimdi!” diyor, lafı ağzıma tıkıyorsun.  Sırtını görmekten yoruldum, yüzünü özledim, sesini özledim, seni özledim, anlamıyorsun.  Yalnız uyuyup yalnız uyanmak cehennem azabı gibi..

Gözleri dolmuştu.  Odanın ortasındaki sehpayı tekmelemek geçti içinden. Belki böylece içindeki kızgınlığı hafiflemiş olurdu. “Alt kattaki komşuları rahatsız ederim” düşüncesiyle vazgeçti.  Yığılırcasına kanepeye oturdu ve dışarıyı izlemeye koyuldu. Aslında hiçbir yere de bakmıyordu, öylesine uzaklara yollamıştı bakışlarını.

Adam elindeki sigarayı kül tablasında söndürdükten sonra sandalyesini eşine doğru çevirdi ve sigara içmekten sararan bıyıklarının altından mırıldanır gibi:

-Ama sen benim yazılarımı sevmiştin. Yazılarımla sevmiştin beni, dedi.

-Evet, yazılarınla sevmiştim ama yazdıkların hep benim içindi. Bana yazdığın satırları okurken gözlerinin içi gülerdi.  Sevdamıza dair sözlerin beni mutlu ederdi.  Sana gözlerinin rengini unuttum desem, bu söz senin için bir şey ifade eder mi?

-Yanındayım ya işte, daha ne istiyorsun dedi adam.

-Evet, yanımdasın ama birlikte yaşlanmıyoruz.  Ben nasıl senin gözlerinin rengini unuttuysam, eminim ki sen de benim saçlarımın rengini bilmiyorsundur.

Adam gülümsedi:

-O kadar da değil canım, kızıl kahverengi.

Kadın yavaşça örtüsünü çekti başından, bembeyaz saçlarını salıverdi.

Şaşırmıştı adam. Eşini bunca zamandır ihmal ettiğini hiç fark etmemişti.  Ne diyeceğini bilemedi, gözlerini yere indirdi.  Masanın üzerinde duran sigarasına uzandı gayr-i ihtiyari. Alelacele bir tane çıkardı ve titreyen ellerini eşine göstermemeye gayret ederek çakmağı çaktı. Bir nefes çekti içine. Sonra kül tablasında ezdi. Bir tane daha almak için davrandı, vazgeçti.  Verecek cevabı yoktu ve telafisi de mümkün değildi yitirilen yılların.

Daktilosuna baktı, tuşları yerinden çıkıyor, şaryosu takılıyordu. Bazen sıkışan kâğıdı buruşturmadan geri vermiyordu. O da yıpranmıştı, belli ki tahammülün son haddindeydi.

-Başkalarının hayatı şaryo üzerinde akıp giderken kendi hayatımız kayıp gitmiş, dedi.  Şimdiye kadar dişe dokunur bir şey de kazanmamıştı yazdıklarından. Yalvara yakara yayınlattığı öykülerinden kazandığı para ancak sigara masrafını karşılayabiliyordu. Başlarını sokacak bir çatı katı ev, bir kanepe, bir koltuk, bir masa, bir sandalye, kütüphane ve yerde eskimiş, tüyleri dökülmüş el dokuması bir halı, halının ortasında kahverengi, boyası çıkmış bir sehpa.  Kıyıda köşede birikmiş birkaç sarı lira ve emekli ikramiyesini toparlayarak aldıkları bu ev de yer yer rutubetten yeşillenmiş duvarları ile hastalık saçan bir mikrop gibi duruyordu.  Bazı sabahlar gözleri şişmiş halde uyanıyorlar, gün boyu baş ağrısı çekiyorlardı.

Hiçbir getirisi olmadığı halde neydi onu daktiloyla bu kadar bütünleştiren şey?  Gün boyu çivilenmiş gibi oturduğu sandalyesinde hayattan böylesine kopuk yaşamasına neden olan tutku nasıl bir şeydi? Değer miydi? 

Ayağa kalktı, pencerenin kenarında dışarıyı seyreden eşinin yanına oturdu. Tülü araladı, nereye baktığını anlamaya çalıştı. Görebileceğinden uzaklardaydı gözleri. Saçlarına dokunmak istedi, cesaret edemedi. Sanki karşısında yabancı bir kadın duruyordu. Onu hiç bu halde görmemişti.  Gözkapakları düşmüş, gözlerinin altı ve ağız kenarları kırışmaya başlamıştı. Elleri de çil çil olmuştu.

-Ya Rabbi, ben neredeymişim? diyerek içini çekti.  Özür dilemek istedi. Telafisi olmayan bir kabahatin özrü ne kadar kabul görürdü ki? Geçen yılları geri getirebilecek miydi?  Belki de eşinin yüreğinde açtığı çatlaklar,  yüzündeki çizgilerden çok daha derindi. 

-Hadi, seninle biraz yürüyelim, diyebildi.  Kadın, duyduklarına inanmakta zorlanıyordu. Birlikte en son ne zaman çıktıklarını hatırlamıyordu bile. Eşinin yüzüne bir süre tuhaf tuhaf baktıktan sonra, elinin tersi ile gözyaşlarını sildi.

-Elimi de tutacaksın ama değil mi? dedi sevecen bir sesle.  Kandırılmaya hazır bir çocuk masumluğu ile kocasına gülümsüyordu.  Biraz önce küme küme hüzün bulutlarının çöreklendiği gözleri, yağmurdan sonra yıkanmış bir bahçe gibi aydınlıktı şimdi.

-Evet, Sultanım. Elini de tutacağım ve sana söz veriyorum; ömrüm olduğu sürece bu elleri asla bırakmayacağım.

 (*) Koyu renkli giriş paragrafı  Şevket Yücel'in "Bir Sevgi Adamı" isimli kitabındaki "Yirmi Yıl Sonra" isimli hikayesinden alınmıştır. 

Sevinç Durmuş/Mart/2009

0
0
0
Yorum Yaz