Yaşlı Ceviz Ağacı

2008-12-24 22:37:00

 

Bil bakalım, ben kimim?

Tanımadın mı?

Hani dallarına kurduğumuz salıncakta “son verdim kalbimin işine” diye şarkı söyleyerek sallanan o bet sesli, kara- kuru kızım ben…

Geçmiş günlerin hatırına, biraz yardımcı olayım sana;

Sayende yüze kadar saymayı öğrenmiştim. Sen benim ilk öğretmenimdin. Bazen mahallemizdeki çocuklarla nöbetleşe binerdik salıncağa. Herkes yüz kere sallanırdı.  Ola ki bir arkadaş biraz fazla sallanacak olsa kıyamet kopardı. Sonra da karşıdaki kahveden amcalar çıkar, gürültü yaptığımız için bizi evimize kovardı. Odamızın penceresinden boş salıncağa bakardık melül melül…
Baharın kokusunu taşırdın yüreklerimize sen. Döktüğün püsküllerinden yaptığımız küpeleri, kolyeleri nasıl da severek takardık.  Yeşil kabuklarından kınalar yakardık ellerimize,  sonra arkadaşlarımıza gösterir, “ benimki seninkinden daha güzel tutmuş” diye hava atardık.  Onlar anlamazdı ama biz aslında hile yapardık. Kireç kaymağı sürerdik, daha güzel tutsun diye kınalarımız. Şimdiki çocuklar bilmez ya, o zaman kirecin kaymağı olurdu.  Artık yoğurdun, sütün bile kaymağı yok. Kirecin kaymağını kim ne bilsin?

Ev hanımlığını da sende öğrendim ilkin. Sıcak günlerde gölgene hasır serer, üzerine oyuncaklarımızı dizerdik. Bir köşeyi mutfak, bir köşeyi oturma odası, bir köşeyi misafir odası yapardık.  Evde ne kadar minder varsa taşır, bu yüzden annemden bir sürü azar işitirdik. Bazen ablam evden ekmek aşırırdı, hep birlikte yerdik. Başkaydı cevizle ekmeğin tadı. Civar sokaklardan gelen çocukları ağırlardık senin gölgende. Tuğla tozlarından, çamurdan yemekler yapar, ceviz kabuğundan ve gazoz kapağından tabaklarımızın içinde ikram ederdik. Eşref saatimize denk gelmişse ceviz yemelerine ses çıkarmazdık. Sonra olmadık bir şey yüzünden kavga ederdik.  Evin sahibi olduğumuz için onları döver, öyle yolcu ederdik. Nasıl da misafirperverdik.(!)

Gölgende karpuz sergisi açmak için bazen de bizi evimize yollardı amcalar. O zaman çok kızar ve intikam almak için planlar yapardık. Hatta bir keresinde sergiden karpuz çalmış ve bir inşaata kaçıp yemiştik inadına. Sanmıştık ki o karpuzla batacak satıcı amca. Sen şahit olmuştun bu ilk ayıbımıza ama kimselere bir şey dememiştin.

Ah ceviz ağacı, sen ne vefalı bir dosttun. Oysa biz bazen dallarındaki cevizleri düşürmek için taşlardık, kollarını tutup tutup çeker, bazen kırardık. Hiçbir şey demezdin bize, her yıl mevsimi geldiğinde cevizlerini gene sunardın cömertçe.

Ne darbeler, ne ihtilallar gördün sen?  Kaçarken ayağından vurulan “anarşist(?)”  öğretmeni, duvarlara “ya susturacağız ya kan kusturacağız” diye kırmızı boyalarla sloganlar yazan gençleri, bodrum katlarda yasak kitap okuyan üniversite öğrencilerini, hepsini gördün de mi? Tanıyordun her birini; bizim mahallemizin insanlarıydı, amcaydı, ağabeydi, ablaydı. Nedenini anlayamadıkları bir kavganın içinde bulmuşlardı kendilerini.

Kavga dedim de, hatırladın mı,  o günlerde komşumuzun oğlu Mustafa ile salıncak kavgası etmiştik? Sonra ben eve gelmiştim ağlayarak… Balkondaki çiçeklerle oyalanırken, Mustafa boynuma vurup kaçmıştı hani. On beş gün yoğun bakımda kalmıştım, ‘öldü, ölecek’ derken, gene kavuşmuştuk.  Biliyordum, sen de özlemiştin beni. O gün 12 Eylül’dü.  Hastane bahçesinde onlarca asker vardı. Olağanüstü hal nedeniyle durumu iyi olanları taburcu etmişlerdi.  Hastane kokusundan kurtulduğum için çok mutluydum. Pansumanlarım artık evde yapılıyordu. Anonslar geçiyordu; “sokağa çıkma yasağı var!” diyordu radyoda ciddi sesli bir amca…

Çok sevdiğim halde gölgende uyumana izin vermezdi annem, senin gölgende uyuyan iflah olmazmış, öyle derdi. Bundan sonra oyun oynamak da mı yasaktı kollarının altında? Öyle üzülmüştüm ki; sokağa çıkamayacaksak, senin gölgende oyunlar da oynayamayacaktık, gökyüzündeki bulutlardan bir tutam koparabilmek için uçamayacaktık, kargaları korkutan sesimizle türküler söyleyemeyecektik.

Çocukça bir masumiyetle anneme sormuştum:

-Hiç mi?

Meğer ‘sokağa çıkma yasağı’ dedikleri başka bir şeymiş, bizim ceviz ağacımız bu yasak kapsamında değilmiş.  Nasıl da sevinmiştik…

Hâlâ hatırlamadın mı beni? Bir ipucu daha vereyim hadi:

Kepi lidnem enad enad

Raludruv relides enüg

Ana  milaleC raludruv

Admucuşab enöd enöd

LaleC yoo yoo murvay yoo yoo

‘Son verdim kalbimin işine’ şarkısından sıkılınca bu türküyü söylerdik kardeşimle. Bir kıtasını Filiz okurdu, bir kıtasını ben… İpek mendil türküsünü tersten okuyunca kendimizi ayrıcalıklı hissederdik. Duyanlar Alamancı sansın isterdik.   

Tanıdın değil mi?  O bet sesli, kara-kuru kızı hatırladın mı şimdi? Hani en yükseklere uçmak isteyen, sonra düşen? Haklısın, çok değiştim, büyüdüm hatta kabul etmesi zor gelse de yaşlandım işte. Ama düşmelerim bitmedi be ceviz ağacı! O zaman düştüğümde diz kapaklarım, dirseklerim kanardı. Düşlerim düşüyor şimdi, gözyaşının masumluğuna asılı umutlarım düşüyor, yürek kanıyor, içimdeki sevinç üşüyor…

Aslında sen de değişmişsin, kimin kimsen yok gibi... Dallarında ötüşen kuşlar da gitmiş, neşeni yitirmişsin. Eskisi gibi gölgende oynamıyor çocuklar, kollarında sallanmıyorlar.  Belki kreşlerde öğretmiyorlardır ceviz ağacında sallanmanın güzelliğini. Belki de hafta içinde ödevlerden, hafta sonları dershanelerden fırsat bulamıyorlardır. Bizim zamanımızda kreşler, dershaneler, SBS’ler yoktu ki…  Yoksa bilgisayar oyunlarından başlarını kaldırıp da göremiyorlar mı seni? Ahh! Yaşlı ceviz ağacı, biliyorum, sen de özlüyorsun o günleri, tıpkı benim gibi…

Sevinç Durmuş / Aralık /2008

114
0
0
Yorum Yaz