Ütopya/Kara Ölüm

2009-02-06 22:43:00

 

 “Kaçınılmazlıklara bir kere meydan okuduktan sonra umuda yolculuk için erzak toplamaya başlarız.” [1]

Geri sayım başlamış,   herkes panik içinde görevlilerin yönlendirdiği kapılara koşuyordu.  Pursatalılar otuz yıldır korku ile bu saati bekliyordu. Olacaktı, biliyorlardı ama hep bu günü yaşamamayı dilemişlerdi.    Şimdi birbirini tanıyanlar, gruplar halinde buluşuyor; koşar adımlarla, çığlık çığlığa yeni şehirlerine gidiyorlardı. Çok sevdikleri Pursata birkaç saat sonra lavların altında kalacak ve adı ‘Kayıpkent’ olarak tarihe geçecekti.

Pursata, sönmüş bir yanardağ olan Seyr Dağı eteklerine kurulmuş,  verimli ovaları, ırmakları, tertemiz havası ve ormanları ile adeta yeryüzü cennetlerinden biriydi.  Hem tarihi hem kültürü hem teknolojiyi harmanlayan, gelenlerin bir daha gelmek üzere sözleştiği bir şehirdi.  

Pursatalılar bolluk ve nimet içinde yaşıyorken daha fazlasına göz diker olmuşlardı. Herkes, her şeyin kendinde olmasını istiyor, bu sahiplenme ve haset duygusu ile akla gelmeyecek hileler yapıyorlar, birbirlerini öldürüyorlardı. Kardeş kardeşi sevmiyor, sevgililer sadece şehevi duygularını tatmin etmek için aşkı kullanıyorlardı.  Adalet, tevazu, hüsn-ü niyet, yardımlaşma, merhamet gibi güzel hasletler unutulmuştu adeta. 

Şimdi herkes birbirine: “Nazar değdi Pursata’ya” diye konuşuyor, gözyaşları ile son defa bakıyorlardı biricik şehirlerine. Çocuklar, olayın vahametinin henüz farkında olmadıkları için seke seke koşuyor, gülüşüp şakalaşıyordu ama yaşı kemale ermiş olanlar firkatin ıstırabını derinden hissedebiliyorlardı. Bu ayrılığın vuslatı olmayacaktı, biliyorlardı. Bir daha dünya gözüyle Pursata’yı asla göremeyeceklerdi. Bütün hatıraları siyah suların altında kalacaktı.

Tam otuz yıl önceydi… Bütün gazeteler, televizyon kanalları, radyolar flash haber olarak vermişti Pursata’nın kaderini.  Asırlardır içine biriktirdiği kanlı gözyaşını akıtacaktı Seyr Dağı.  İçine attığı keder şu vakte kadar nasıl onun ciğerini yaktıysa, o da yakacaktı…  Ateşten nehirler akacaktı. Sesini çıkarmadan izlediği kente çok yakında tüm gücüyle haykıracaktı.

Son saatlerdi. On altı kapılı yer altı şehrinin tüm hazırlıkları bitmiş, yeni sahiplerini bekliyordu.   Seyr Dağı’nın tam karşısındaki Mahfi Dağı’nın altı oyulmuş,  yerin yüzlerce metre altına ancak bilim-kurgu filmlerinde görülebilecek çok katlı bir şehir inşa edilmişti. Alt yapısı en son teknoloji ile yapılmıştı.  Lavlardan asla etkilenmeyecek, ülke halkı yeryüzündeyken yaşadığı hayatında ne varsa burada bulacaktı.  Tarihi camiler bile birebir kopyalanmış, camilerdeki taşınabilir değerli ve özel eşyaların hepsi getirilmişti. Yollar, oyun sahaları, içinde akla-hayale gelmeyecek oyuncaklarla donatılmış eğlence parkları, kayak merkezi, hemen her şey düşünülmüştü.

Sehab, yeni kenti en son görecek olanlar arasındaydı. Muhabir olduğu için görevliydi.  Mahfi Dağı’nın en yükseklerine çıkacak ve oradan şehrin yok oluşunu saniye saniye saniye donduracaktı fotoğraf makinesi ile. Arkadaşı Lasiv ile Mahfi Dağı’na çıkmış, sonu bekliyordu. Görevi çok zordu. Ağlıyordu; ne güzel günleri olmuştu bu şehirde. Batıdaki şu cami, şu park, şu havuz, şu orman nelere şahit olmuştu. Ömrünün şahitleri olmayacaktı artık. Yürüdüğü kaldırımlarda sevdiğinin ayak izlerini arayamayacaktı.  Devlet yetkilileri her ne kadar eski ülkeyi aratmayacak diyorsa da, o biliyordu ki her şey sanal olacaktı. Çok sevdiği gökkuşağını bir daha asla göremeyecek, havadaki şu enfes kar kokusunu ciğerlerine çekemeyecekti. 

Seyr içten içe homurdanıyor sanki son uyarılarını yapıyor, “haydi gidin yanımdan,  ağlayasım var” diyordu. Hafif hafif sarsıntılar da ona eşlik ediyordu. Artık apaçık ortadaydı akıbet.  Sehab ve Lasiv son hazırlıklarını yapmışlar, kamera ve fotoğraf makinelerini kıyamet saati için hazırlamışlardı. Küçük sarsıntılar gittikçe gücünü arttırıyor, Seyr Dağı, eteklerine tutunan ağırlıklardan kurtulmak istermişçesine silkeliyordu şehri.  İşte istenmeyen ama beklenen an gelmişti. Kıpkızıl bir nehir akıyor, sonra onlarca kola ayrılarak ilerliyordu. Önüne gelen her şeyi yutan ateşten bir canavar gibiydi.  Seyr, içinde ne var ne yoksa kusmuştu ovaya. İki arkadaş tir tir titriyor, “Allahu ekber!” diyerek ağlıyor, bir yandan da görevlerini yapmaya çalışıyorlardı. Hiç bitmeyecek bir kâbustu sanki. Havada ağır bir koku,  karanlık gökyüzü ve homurtular çıkararak, kanlı gözyaşları ile şehri boğan Seyr Dağı… Artık şehir yoktu, yerinde kapkara bir deniz ve sükûnete eren Seyr vardı sadece. 

Vazife tamamlanmış, yerin yüzlerce metre altındaki şehre gitmenin vakti gelmişti. Konuçlandıkları yere çok yakın bir kayalığın arkasındaki kapı onları Mahfikent ’e götürecek tünelin başlangıcıydı.  Son kez sırılsıklam bir bakış bıraktılar şehre ve ayrıldılar yüreklerini orada bırakarak.

Mahfikent, üstün teknoloji ile tasarlanmış modern bir uzay çağı şehriydi. Büyük ambarlar,  içinde her türlü sebze ve meyve yetiştirilebilecek seralar, yapay ormanlar, göller, nehirler ilk bakışta Pursata’yı özletmeyecek hissi veriyordu insana.   Şehrin tavanına devasa monitörler yerleştirilmiş, kâh güneş çıkıyor kâh bulutlar yürüyor, gece olunca da yıldızlar ve ay görünüyordu. Yüksek mühendislik teknolojisi ile iklim şartları da Pursata’nın iklimine benzetilmişti. Yağmur bombaları ile suni yağmurlar yağdırılıyor,  gelişmiş lenko makineleri ile kar serpiştiriliyordu. Bunun için de yer altındaki kaynak sularından yararlanılıyordu.

Evlerin pencerelerinde de şehrin tavanı için kurulan sistem kullanılmıştı.  Pencereler büyük bir plazmayı andırıyordu.  Şehirden ayrılmadan önce herkes evlerinden görünen manzaranın resmini çekmişti. Plazmadan bu manzarayı görüyorlar, dışarıyı seyretmek istediklerinde bir düğmeye basarak ekranı şeffaflaştırıyorlardı.  Alıştıkları havayı bulamasalar da özlemlerini gideriyordu sanki pencereye baktıklarında gördükleri manzara.  

Mahfikent’in büyüleyici bir güzelliği vardı. Yollar, otoparklar, binalar, dev akvaryumlar, similasyon merkezleri,  mağazalar… Hepsi simetrik olarak düzenlenmiş, gözü rahatsız edecek, gelişigüzel hiçbir şey yok gibiydi.  Ancak bir şey eksikti.  Kuşlar yoktu bu şehirde. Defalarca denedikleri halde kuşları yaşatmayı başaramamıştı kentin bilim adamları. Getirilen kuşlar asla uçmuyor, birkaç gün içinde de ölüyorlardı. Özgürlük ve gökyüzü sevdalısı kuşlar yârinden ayrı kalmanın acısına ancak birkaç gün dayanabiliyorlardı.  Yetkililer buna da bir çözüm getirmişler, hiç değil sesleri ile şehri şenlendirelim diyerek sokak başlarına kurdukları ses sistemi ile halka kayıttan kuş sesleri dinletiyorlardı.  Dev seralarda yetiştirdikleri ağaçlara slikon ve çelik kullanılarak yapılmış robot kuşları yerleştiriyor, bu şekilde olaya görsellik de katıyorlardı.  

Sehab gördüğü her şeyi hayretle ve dikkatle seyrediyor,  olağanüstü mükemmelliğine rağmen şehre hayran olamıyordu.  Burası küçüklüğünde seyrettiği “Jetgiller” çizgi filmini hatırlatıyordu ona. Bir farkla; Jetgiller gökyüzüne binalar inşa etmişlerdi, Pursatalılar ise yerin ta dibine.

 Yeryüzünü şimdiden özlemeye başlamıştı. Ama dönüşü yoktu. Şehre girmeden önce bir sözleşme imzalamış ve ölünceye kadar bu şehirde kalacağına dair teminat vermişti.  Şimdi çok pişmandı; ilk anonslar yapıldığı zaman, başka şehirlerde akrabaları olanların, onların yanına gidebileceği; gitmek istemeyenlerin ise yerin altında inşa edilen yalancı cennette yaşayabileceği söylenmişti. “Keşke kalmasaydım/kanmasaydım” diyordu. Ama keşkeler sadece dili ve kalbi yoruyor,  ah-u vahların hiçbir faydası olmuyordu.  Kamışlıktan kesildiği için ağlayıp inleyen ney misali içten içe feryat ediyordu. Birçoğuna göre sanal bir cennet olan ama Sehab için kabir hükmündeki şehirden çıkmanın bir yolu olmalıydı.  Tabletlerle beslenmek, kokmayan, dikensiz gülleri seyretmek, suni yağmurda ıslanmak istemiyordu. Çünkü her yağmur bir öncekinin aynıydı. Oysa yeryüzünde her yağmurda bulutlar başka şekle girer, başka yönlere yürür, başka çarpışırlardı. Çakan şimşeklerin, gök gürültüsünün aslını özlüyordu. Gölgeden kurtulmalıydı, aksi halde kuşlar gibi birkaç günlük ömrü olduğunu hissediyordu. 

Yorulmuştu…   Mahfikent’in de gündüz modu, nöbeti geceye devretmişti.  Uyumalıydı, hiç değil uykusu suni değildi.  Gözlerini yumdu…

Uyandığında gözü ilkin pencereye ilişti.  Yattığı yerden halı sahanın tel örgülerini gördü ve pırıl pırıl gökyüzünü.

-Şükürler olsun ki rüyaymış! diyerek yatağından fırladı. Akabinde pencerelerin monitör sistemi ile kurulduğunu ve Pursata’dan ayrılmadan önce sokağının resmini çekip bilgisayarına yüklediğini hatırladı. Demek ki gördüğü resimden ibaretti.  Ama bu sesler! Goolll!” diye bağrışmalar…  Hızla pencereye yöneldi, düğmesini aradı, şeffaflaştırmak için. Düğme yoktu; titreyen elleriyle hemen pencereyi açtı. Lasiv ve birkaç arkadaşı futbol oynuyordu. Sehab yüksek sesle sevinç çığlıkları atıyor, bir yandan da rüyasındaki Seyr Dağı gibi sarsıla sarsıla ağlıyordu:

- Allah’ım, hepsi bir kâbusmuş, şükürler olsun, Pursata hâlâ saklıyor koynunda halkını.

Sanki son nefesleriymişçesine havayı içine çekiyor, çekmek ne kelime! Adeta yutuyordu. Bir daha rüya da olsa Pursata’nın kara ölümünü göstermemesi için Allah’a dua ediyordu.  

Sehab,  o günden sonra yer altından gittiği için metroya binemiyor, alt geçitleri kullanamıyor, yerin altındaki alış veriş merkezlerine giremiyordu. Fobi olmuştu yerin altı ona.  Gökyüzünü görmeden yaşayamayacağını biliyordu. Anlamıştı; o minicik bir kuştu. Şehre sevdalı, göğe vurgundu…

Sevinç Durmuş / Şubat /2009

 

[1] R. Williams, Yıl 2000, Pantheon Boks, New York, 1983, s.268.

22
0
0
Yorum Yaz