Siyah Sırlı Hayal Aynası

2009-02-01 00:48:00

Yine bir göç vakti gelip çatmıştı. Hiç istemediği halde ayrılacaktı sevdiği, alıştığı insanlardan, kurduğu düzenden. Başka bir şehre, başka insanlara alışmanın zorluğunu çok iyi biliyordu. Şiddetli bir depremin ardından, enkaz altından çıkarılan bir depremzede gibi yorgun hissediyordu kendini her ayrılıkta. Gene bir kâbusa uyanacaktı.  Gözlerini açtığında, seçe seçe zoraki bulduğu dostlarını yanında bulamayacaktı. Yeni tanıştığı insanların yeni olmayan sorularına muhatap olacak, kalbinin kırıldığına kimse aldırmayacaktı.

-Çocuğun yok mu?

-Olmuyor mu?

-Çaresine baksanız a, daha gençsiniz.

-Çocuksuz kadını tutmazlar, bir an önce tedavi ol!

Ardından kocakarı ilacı terkipleri, tavsiyeler, doktor isimleri…

Hele de en can alıcı, akla ziyan soru:

-Düşünmediniz mi?

“ Fesubhanallah!”

Bu soru ile her muhatap oluşunda:

-Düşünerek olsaydı filozoflar aşiret kurardı, diye çıkışmak geçiyordu içinden ama “sabır” deyip, susturuyordu yüreğindeki isyanı.

Boşuna dememişler; “Tarih tekerrürden ibarettir.”  Gideceği şehirde de onu aynı sıkıntıların karşılayacağını düşündükçe yok olmayı istiyordu.

-Of Allahım! dedi.

-Leyleği havada mı gördüm evlenirken?

Arkasında bırakacağı sekizinci şehirdi İzmir.  Taşınacağı ev ise on altıncı evi olacaktı.  Biraz da bu yüzden komşuluk ilişkileri çok iyi değildi. Nasılsa uzun süre kalmayacaktı, niye alışsındı ki? Hem her yeni taşınmada/tanışmada belli edemese de illâ ki üzülecekti. Sonra;  “İşte, dostlarım!” dediği vakit,  bir emir gelecekti: “Toparlan, gidiyoruz. (*)”

İzmir’e ilk geldiği günleri hatırladı. Söz vermişti; hiç kimseyle samimi olmayacak, bağlanmayacaktı. Ne çok ağlamıştı Ardahan’dan ayrılırken de.  Şimdi kendi kendine kızıyordu: “Döneksin işte, hani bağlanmayacaktın, bak gene aynı hatayı yaptın!”

Hem insanlarla tanışmaktan hem de tanışıp sevdiği insanlardan ayrılmaktan nefret ediyordu. Nehar, bir yandan bu düşüncelerle cebelleşirken bir yandan da kolileri hazırlıyordu. Kapının sesi ile irkildi.  Gelen Aylin’di. Elinde, evde hazırladığı pasta, börek ve patates salatası dolu kaplarla Nehar’a:

-Karnında çalan zilin sesi ta bizim oraya kadar geliyor. Kafamızı şişirdi, susturmaya geldim, dedi. Hep böyle şen-şakrak, sevecendi. Nehar, Aylin’in bu sözlerine başka zaman olsa tebessüm edebilirdi. Oysa şimdi şamar yemiş küçük bir çocuk gibi içini çeke çeke ağlıyordu. Aylin, teselli sözleri arıyordu ama kolay değildi.  Yıllardır öyle güzel günleri olmuştu ki; neredeyse yedikleri ayrı gitmemişti. Vedalaşmak, arkadaşını uzaklara yolcu etmek zor geliyordu ona da. Ağlamamak için kendini tutuyor, arkadaşına güç vermeye çalışıyordu:

-Üzülme kız!  dedi, elini hafifçe Nehar’ın omzuna vurarak.

-Yaz tatillerinde gider-geliriz birbirimize.  Eskiyi yâdederiz.

Annesi aklına geldi. Çocukluk arkadaşı ile bir araya geldiklerinde hep eski günlerden bahseder, kâh güler kâh üzülürlerdi.

-Boşuna dememişler, dedi. “Hayallerin yerini hatıralar aldıysa yaşlanmışsındır.” 

-Düşünsene, dedi Aylin. “On yıl sonra gene bir araya gelmişiz. Fatih’in düğününe gelmişsiniz.  İkimiz de şıkır şıkır giyinmişiz, takmışız takıştırmışız. Oğlumun düğününde kurtlarımızı döküyoruz.”

Gözleri kara bulutlar gibi yüklü olduğu halde gülümsemekten kendini alamadı Nehar. Gülümsedi ama bu gülümsemenin bir yanına hüznü de konduruverdi. İkircikli bir gülümsemeydi:

-Ben ha! Şıkır şıkır giyineceğim, alyans yüzük bile takamayan ben takıp takıştıracağım ve üstüne, oynayacağım. Rüyamda görsem tanımam, bu ben olamam. 

Sonra, on yıl sonrasını düşündü… Daha doğrusu düşünemiyordu. Uzun zamandır hayal kurmamış,  uzun ömürlü planlar yapmamıştı ki!  Geçmişle çok yüzleşirdi ama geleceğe dair belleğinde pek bir şey biriktirmemiş, valizini hazırlamamıştı.

-On yıl sonra mı? dedi içinden.  Umarım yaşıyor olmam!

Aksırdığında birisi; “Çok yaşa!” dese kızar, “Allah göstermesin!” diye tepki gösterirdi.  On yıl sonra annesinin bu dünyada olmayacağı ihtimalini,  sevdiklerinin, en çok da ‘en sevdiğinin’ onu terk ettiğini düşündü.  Sonra, yüzü kırış kırış olacak, dişleri dökülecek, hastalığı belki ilerleyecek, doktorunun dediği gibi eli-ayağı kesilecekti.  Ellerinin yokluğu demek, yazmaktan vazgeçmekti, daha doğrusu yazmak ondan vazgeçecekti. Tahammül edilebilir gibi değildi.  Bu kötü düşünceleri kovmaya çalıştı.  Yerinden kalkarak mutfağa gitti. Çayı demledi, sofrayı hazırladı. Ama aklı hep on yıl sonrasındaydı. Aylin’e imrenmişti. 

-Ne güzel şeyler düşünüyor, dedi. Umut doluydu.  Oysa Nehar, sevdiğinden ayrılan gelinlik kızın çeyizini çıkarıp çıkarıp baktığı gibi, gönül sandığına teptiği olumsuz düşünceleri sıralayıp duruyordu.  İsminin aksine, gelecek aynası zifiri bir gece gibiydi. Sadece belirsiz, siyah bir silüeti yansıtıyordu. . Sanki aynanın sırrına yansıyan, yüreğindeki leylin simgesi, gözlerinin rengiydi.

En son ne zaman ve neyin hayalini kurduğunu hatırlamak için kendini zorladı. Zordu… Öyle ya, hayal kurmaktan vazgeçeli yıllar olmuştu.  Geçmişe bir köprü attı ve on yıl öncesine yürüyüverdi.  Geleceğe bir adım dahi atamayan Nehar’ın geçmişe yolculuğunda,  cam kırığı döşenmiş bir yolda yalınayak yürüyormuşçasına canı acıyordu. Böyle değildi; üniversitede okumak hayali vardı, cennet gözlüsü ile hem dünyada hem ukbada cenneti yaşayacaktı. Sonra, çocukları olacaktı, cennet gözlüsüne benzeyen, güzel mi güzel çocuklar… Deli yanları da vardı o zamanlar; ölmeden önce mutlaka paraşütle atlayacak, banci camping yapacaktı. Gezgin bir muhabir olup, ülke ülke dolaşacak,  kitaplar yazacaktı. 

Geçmişte hayal ettiklerine ulaşamamış olmak şimdi nasıl da burkuyordu yüreğini. Her hayal kırıklığı boğazında bir düğüm oluyor,  sanki boğuyordu. Evet, doğru yoldaydı…  Sukut-u hayale uğramamak için hayal kurmamalıydı.  Geleceği varsa ve bu geleceğinde güzellikler yaşayacaksa da sürpriz olmalıydı.

Nehar, kulbe-i ahzanında gözyaşı döken Yakup misali derin düşünceler içindeydi. Hayatı akıp gidiyordu ve Nehar barajlar kuramıyordu akıp giden hayatının üzerine. Karanlığına doğacak şemsi, 10 yıl sonrası için hayal kurmaktan aciz, körelen kalp gözlerine süreceği bir Yusuf gömleği gerekti geleceğe de köprüler kurabilmek için.  Uzun süre mutfakta kalınca, Nehar’ı merak eden Aylin gölge gibi süzülerek mutfağa geldi:

-Acıttın çayı, acıttın. Sevdalı, içeceğimiz bir bardak çaydı, onu da kahvehane çayına benzettin, diye sevimli bir çıkış yaptı.

Nehar ise en sessiz hallerindeydi. Hüznü demliyordu ve acıyan çay değil, yüreğiydi, kimse bilmiyordu…

(*)İsmet Özel

 

Sevinç Durmuş /01 / 02 /2009

 

0
0
0
Yorum Yaz