Sıra Arkadaşı

2010-10-12 11:58:00
 

SIRA ARKADAŞI

İlk tanışıklıkları ilkokul sıralarında olmuştu.

 Babasının tayini bu köye çıkmıştı ve Sema’nın köy okulundaki ilk senesiydi. Hiç yabancılık çekmemiş, sınıf arkadaşlarıyla hemen kaynaşmıştı. Çok hareketli bir çocuktu. Sınıfta sürekli konuştuğu için öğretmeni onu pek konuşmayan, içine kapanık bir çocuk olan Beşir’in yanına oturtmuştu. Belki kendisi ile muhatap olacak birilerini bulamazsa ders sırasında konuşmaktan vazgeçer diye düşünmüştü. Bu sıra arkadaşlığından Beşir ilk zamanlar rahatsız olsa da zamanla alışmış, hoşuna bile gitmeye başlamıştı.  Sema,  her konuda konuşacak bir şeyler buluyor,  Beşir’i bile güldürmeyi başarıyordu.  Hatta bazen Beşir de ona mukabelede bulunuyor,  şakalaşıyordu.  Sema’yı Beşir’in yanına oturturken Sema’yı susturma niyetinde olan öğretmen de bu durumdan memnundu. Beşir dört yıldır öğrencisiydi ve onu hiç bu kadar mutlu görmemişti.  Beşir hep susur,  dalıp dalıp giderdi.   Köye geldiği günden beri böyleydi. 

İlkokul bitmiş, ortaokul ve liseyi de birlikte okumuşlardı.  Her gün köy arabası ile ilçeye birlikte gidiyor, akşam birlikte dönüyorlardı.  Hiç ayrılmıyorlardı.  Yol boyunca Sema konuşuyor, Beşir dinliyordu. 

Lise de bitmişti. Artık aynı sırada oturamayacaklar, aynı araba ile yolculuk yapamayacaklardı. Sema Dumlupınar Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ni kazanmıştı. Ailesi de onunla Kütahya’ya taşınacaktı. Kızlarının yabancı bir şehirde yalnız kalmasına razı olamazlardı.

Köydeki son günüydü.   Beşir ile geçireceği son gün…

Buluşmuşlar ve birlikte köyün çıkışına doğru yürümeye başlamışlardı. İkisi de susuyor,  ilk sözü söylemeye cesaret edemiyordu. Sema:

-Şurada biraz oturalım mı? diye sordu.

Beşir kafası ile onaylayınca, büyükçe bir kayanın üstüne oturdular. Sema:

-Halan anneme söylemiş. Aileni kaybetmişsin. Neden onlardan hiç bahsetmiyorsun? Bak, ben sana her şeyimi anlatıyorum, sen neden hep susuyorsun?

-Üzülürsün diye…

-Seni üzen neyse, varsın beni de üzsün be, hadi söyle.  Anlat bana, içindeki karanlık odanın kapısını aç.

Beşir, avuçlarıyla yüzünü ovuşturdu, kaşlarını düzeltti.  İçine bir nefes çekti ve “Peki” dedi.

-Temmuz ayının son Pazar günüydü, diye başladı söze.

-O gün babam, “Bugün değişik bir şeyler yapalım”  dedi. Tarla yerine gölete gidecektik. Annem evde börekler hazırladı, ablam da kahvaltılıkları ve börekleri piknik sepetine yerleştirdi.  Traktörle yola çıktık. Gölet bize çok uzak değildi. Orayı pek severdik. Hem su ile oyunlar oynar hem ağaçların gölgesinde salıncak kurup sallanırdık.  Annem sofrayı hazırlarken ablamla ben de gölete girip yüzerdik. Annem yüzdüğümüzü gördüğünde bize kızar, bazen kulağımızı çekerek piknik yaptığımız yere getirir, ıslanan elbiselerimizi değişirdi. “Yüreğime mi indirmek istiyorsunuz?” diyerek bizi azarlardı. Biz de, onun gözünün görmeyeceği yerlere kaçardık bu yüzden.

O gün de annem görmesin diye, gözden ırak bir yere gittik. Nasılsa annem sofranın telaşındaydı, bizi fark etmezdi.  Suyun derinliği dizlerimizin üstüne kadar gelmişti ki kaygan bir taşa bastığımı fark ettim.  Fark etmemle birlikte dengemi kaybetmem de bir oldu.  Ayağım kaymıştı. Ablam çığlıklar atmaya başladı. Sesi duyan babam koşarak yanımıza geldi ve beni kucakladığı gibi sudan çıkardı. Aslında o kadarcık suda boğulmazdım, yüzmeyi de biliyordum ama ablam panik yapmıştı işte.  Biraz soluklandıktan sonra annemin sofrayı hazırladığı ağacın altına doğru yürümeye başladık. Babam beni azarlıyor, nasihatler ediyordu.  Patika yolda bir karartı gördük.  Önce ne olduğunu anlayamadık, dikkatli bakınca yere yığılıp kalmış bir insan bedeni olduğunu fark ettik.   Annemden başkası değildi.  “Anneee!” diye bağırarak yanına koştuk.  Kendine gelmesi için uğraştık ama çok geçti. Annem, benim boğulduğumu zannederek telâşlanmış ve kalp krizi geçirmişti. Gerçekten yüreğine indirmiştik, onu kaybetmiştik. Ağlamamız, bağırmamız, yalvarmamız da geri getirmemişti annemizi. Babam annemi kucağına alarak özenle traktörün römorkuna yerleştirdi. Biz de yanına oturduk. Yol boyunca öpüp kokluyor, ağlıyor, hıçkırıklara boğuluyorduk. Köyün girişindeki köprüyü geçmiştik ki büyük bir sarsıntı oldu.  Traktör devrilmişti. Römork yolun kenarındaki kanalın üzerine yıkılmış ve biz de kanalın içine düşmüştük. Annem bir tarafta, ablam ve ben bir tarafta ve tepemizde ters çevrilmiş römork olduğu halde, öylece kalakaldık. İlk şaşkınlığın ardından bağırmaya ve imdat istemeye başladık. Kazayı uzaktan gören ve sesimizi duyan komşular koşarak bizi oradan çıkardılar. Benim başımda yaralar vardı ve kaburga kemiğim ile çene kemiğim kırılmıştı. Ablamın da kolu ezilmişti. Hemen ilçedeki hastaneye götürdüler.  Hastanedeyken yanımızda babamız ve annemiz yoktu, halam gelmişti. Ne zaman göz göze gelsek;  halam ağlamaya başlıyor ve pencereye doğru çeviriyordu başını. Babamı sorduğumuzda ise geçiştiriyor: “Onun bir şeyi yok, merak etmeyin” diyordu ama sanki boğazında bir devin elleri vardı ve onu boğuyordu. Öyle zor çıkıyordu sesi. Hastanede beş gün kaldıktan sonra halam bizi aldı ve bu köye getirdi.  Biz; “Evimiz” dedik, o ağladı, “Babamız” dedik, gene ağladı. Anladık ki, artık biz hem öksüz hem yetim iki kardeştik. Dayanılır gibi değildi. Annem de babam da benim yüzümden ölmüştü. O gölete girmeseydim, düşmeseydim annem ölmeyecekti, babam üzüntüsünden kaza yapmayacaktı. Benim sorumsuz davranışlarım yüzünden o güzelim yuvamızdan olduk. Ablam da halamlara sığıntı olmamak için ilk isteyene gitti. Sonra duyduk ki intihar etmiş.

Anlatırken neredeyse hiç soluk almıyordu Beşir. Ama gözlerinde dalgalanan, yanaklarına inmeye cesaret edemeyen gözyaşı ve yüzündeki şebnem misali ter, onun sıkıntılı ruh halini ele veriyordu.  Sema çok üzülmüştü.  Beşir’i nasıl teselli edeceğini bilemiyordu.  Hemen her konuda konuşacak bir şey bulan Sema, anne karnındaki cenin gibi, dizlerini karnına çekerek, çenesine dayamış, elindeki çubukla yere gelişigüzel şekiller çiziyordu. Beşir ile göz göze gelmeye çekiniyordu.  Çünkü biliyordu ki göz göze gelseler, ona sarılacak ve hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı.  Bir süre ikisi de hiç konuşmadan, öylece oturdular.  Sema sessizliği bozarak:

-  Biliyor musun? Hep merak ederdim. Bu çocuk neden hiç konuşmaz? derdim. Hatta senin kendini beğenmiş biri olduğunu düşünürdüm.    Meğer ne büyük acıların kucağında büyümüşsün.  Ama nereden bilecektim ki? Hiç bahsetmemiştin. 

Sema elindeki çubuğu uzağa doğru fırlattı, sonra hızlıca kalktı, üzerini silkeledi ve:

-Hadi, dedi.  “Çamlık Tepesi’ne çıkalım.”

Çamlık Tepesi, köyün mesire yeriydi. Bayramlarda genç kızlar ve delikanlılar, en güzel elbiselerini giyer ve buraya gelirdi. Kimi gruplar halinde, kimi çifter çifter, bir aşağı bir yukarı dolaşır dururdu.  Köyün büyükleri bayram gününde Çamlık Tepesi’ne çıkmazlar, gençlerin birbirlerine yaptıkları kurlara, işmarlara üç günlüğüne göz yumarlardı.

-Ama şimdi orada kimse yoktur ki, dedi Beşir.

Sema:

-Biz gidersek orada iki kişi olacak, biz kimse değil miyiz? diyerek Beşir’in kolundan çekiştirmeye başladı. Birlikte Çamlık Tepesi’ne doğru yürüdüler. Yol boyunca ikisi de göz göze gelmemeye çalışıyordu. Gözleri buluştuğunda ise ikisi de kıpkırmızı oluyordu.  Tepeye geldiklerinde nefes nefese kalmışlardı.  Bir çam ağacının dibine oturdular. Köy tam karşılarında, ayaklarının altındaydı.

-Seninle ilk defa ayrılacağız. Keşke sen de girseydin sınavlara, mutlaka kazanırdın, dedi Sema. Belki aynı şehirde, aynı üniversitede, gene aynı sırada okurduk. Bunları söylerken sesi titriyordu.  

Beşir de çok hüzünlüydü:

-Halamdan ve eniştemden bunu isteyemezdim. Bu zamana kadar yeterince yük oldum zaten. Burada kalıp onlara yardımcı olmak zorundayım, diye cevap verdi.

-Hem çok uzak değil ki, Kütahya te şurası.  Topu topu beş saatlik yol.  Gene görüşürüz nasılsa? 

Sema Beşir’in eliyle gösterdiği tarafa baktı.  “Te şurası” dediği yer “Taa uzaklardaydı.”  Yüreği Beşir’in yanında kalmasını söylüyordu ama babası Sema’nın okuması için ısrar ediyordu.  Kendisi gibi öğretmen olduğunu görmek istiyordu.  

-Te şurası mı? dedi. Baksana ne kadar uzak, taa orası…

Beşir başını önüne eğdi ve sustu.

Sema yanında getirdiği poşeti Beşir’e uzattı.

-Kabul et lütfen, bunu giydikçe beni hatırla.

 Beşir, poşetin içindeki hediye paketini aldı, özenle açtı. Yeşil bir gömlekti.

-Çok güzelmiş, dedi Beşir. “Gözlerin gibi”

Gözleri doldu; kırpsa sel olacaktı.  Sonra o da elini cebine soktu ve tahtadan oyarak yaptığı küçük bir kalp uzattı Sema’ya.  İçine “S” ve “B” harflerini yazmıştı kızdırılmış demir çubukla. 

İlk kez bu kadar uzun uzun bakışmışlardı ve ilk kez bakışlarıyla birbirlerine itiraf etmişlerdi içlerinde büyüttükleri sevdayı.

  Beşir:

-Sema, dedi.  Sonra yutkundu. Belli ki bir şeyler söylemek istiyordu. Gözlerini ayakuçlarına dikti. Gene yutkundu, sustu ve sonra:

-Hadi gidelim, dedi.  Kalktılar ve yürüdüler. Ama ikisinin de ayakları geri çekiyor, köye gitmeyi istemiyordu.  Sema, Beşir’in ne söyleyeceğini tahmin ediyordu.  O da Beşir’i seviyordu.

Güneş tepeden aşağı doğru süzülmeye başlamıştı.

Sema:

-Yarın sabah güneş doğarken yola çıkacakmışız. Belki vedalaşamayız. Beni unutmazsın değil mi? diye sordu.

Beşir gülümsedi:

-Deli misin sen, yıllardır çenesiyle başımı şişiren bir kızı nasıl unutabilirim? Hem insan sıra arkadaşını unutur mu hiç?

-Tatillerde köye gelmek için babama ısrar ederim. Beni kırmaz, o zaman görüşürüz. 

Sema bu söylediğine kendisi de inanmak istiyordu. Uzun bir ayrılığa tahammül edemezdi.

Ertesi gün sabah ezanları okunurken Beşir uyandı. Günlerden Cuma’ydı. Alelacele koyunları sürüye kattı ve köy arabalarının kalktığı durağa doğru yürümeye başladı.  Sıra arkadaşını uğurlamalıydı.

Yarım saat kadar sonra Sema, babası ve annesi ile birlikte durağa gelmişti. Beşir’i karşısında görünce şaşırmış, bir o kadar da sevinmişti. Beşir, Sema’nın hediye ettiği yeşil gömleği giymişti, çok da yakışmıştı.  Ayaküstü biraz konuştuktan sonra Sema annesi ve babasıyla birlikte arabaya bindi, cam kenarına oturdu, annesi de yanına…  Araba hareket edene kadar Beşir orada bekledi. Ama Sema’ya bakamıyordu. Sema’nın hemen önündeki koltukta oturan babasından utanıyordu.  Ayağı ile yeri eşeliyor,  kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.

Birkaç dakika içinde araba tüm yolcularını almış ve hareket etmişti. Çıkardığı sesler bir ağıt gibiydi. Görünmez oluncaya kadar Sema, Beşir’e el salladı.

Aylar geçmişti. Beşir gene eskisi gibi içine kapanmıştı. Kimseyle konuşmuyor, gülmüyor, yemiyor, içmiyordu.  Her gün ikindiden sonra Çamlık Tepesi’ne çıkıyor, Sema ile birlikte oturdukları çamın altına oturuyor ve uzaklara bakıyordu. Gece yarılarına kadar orada kalıyordu. Tek arkadaşı gökyüzünde ona fener tutan Ay’dı. Ay ile dertleşiyor, ona, sevdiğini görüp görmediğini soruyordu.

-Te şurası! diyordu. Sonra da:

-Taa orası! diyordu.

Cuma günleri daha da durgunlaşıyor,  sanki yaşamıyordu.   Halası, onun bu haline üzülüyor, derdini anlamak için konuşturmaya çalıyordu ama nafile. Beşir sanki konuşmayı unutmuştu.

Birisi ona bir şey sorsa:

-Te şurası, taa orası, diyordu sadece.  Sürekli tekrarlıyordu:

-Te şurası, taa orası!..

Durumu her geçen gün daha da kötüye gidiyordu. Hep yeşil gömleği giyiyor, halası yıkamak için çıkarmasını istediğinde kızıyor, ya Çamlık Tepesi’ne ya araba duraklarına ya da köyün çıkışındaki büyük kayanın yanına kaçıyordu.  Köyün çocukları onunla alay ediyor, arkasından:

-Cahil Beşir, Deli Beşir! Te şurası, taa orası diye bağırıyorlardı. Beşir yerden taş alır gibi yapıyor, çocukları kovalıyor, sonra da Çamlık Tepesi’ne sığınıp, orada saatlerce ağlıyordu.  

Tam dört yıl olmuştu.  Halası da âhirete göçmüş, Beşir yapayalnız kalmıştı.  Köylü bir şeyler verirse yiyor, yiyecek bulamadığı zamanlarda aç yatıp, aç kalkıyordu. Zayıflamış, alnı kırışmış, yanakları çökmüştü. Kara gözleri bir derin çukurun içinde kalmış gibiydi. Üzerinde, orası burası yırtılmış, düğmeleri kopmuş, yakası ve kolları katran gibi simsiyah olmuş yeşil gömleği vardı.   Havalar soğumaya başlamış, kış kapıya dayanmıştı.  Köylüler Beşir’e kışlık kazaklar veriyor, giymesi için ısrar ediyor ama Beşir hiç birini kabul etmiyor, fırlatıp bir kenara atıyordu.

Bir Cuma günüydü. Gene araba duraklarının çevresinde dolaşırken bir ses duydu:

-Beşir!

Ses o kadar güzel, o kadar tanıdıktı ki, içinde ılık ılık bir şeylerin dolaştığını hissetti. Sesin geldiği tarafa döndü. Elleriyle yapıp hediye ettiği tahta kalbe bir delik açmış, zincir takmış ve boynuna asmıştı. Evet, oydu! Hiç gelmeyecek sanmıştı ama işte karşısında duruyordu sıra arkadaşı. Ama neden bu kadar uzun sürmüştü bu ayrılık?

Elleriyle gömleğini sıvazladı. “Bak, hiç çıkarmadım” der gibiydi. Gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Ağzını açtı. İçindeki hasreti haykırmak istedi.  Söyleyebildiği tek şey:

-Te şurası, taa orası olmuştu.

Sema, Beşir’in bu halini görünce kendinden geçti. Kütahya’dan hediye olarak getirdiği yeşil, çinili duvar saati yere düşmüş ve kırılmıştı. Zaman durmuştu… Beşir, yeşil gözlü sevdiğini öylece yere yığılmış görünce annesini hatırladı, öldüğünü sanmıştı.  Kaçarak oradan uzaklaştı.  Sesinin tüm gücüyle bağırıyor, ağlıyor, koşuyordu.  

O günden sonra Beşir’i kimse görmemişti. Büyük bir sevdanın adı kalmıştı köyde ve yürekleri acıtan bir cümle:

-Te şurası, taa orası…

Artık herkes bu sözün ne anlama geldiğini biliyordu.

 Sevinç Durmuş/Mart/2009

 

 

benim bildiğim her şeyin adı bir yeşil
ay gelir yaz gecesi ortalarda dolaşır

ay gelir ortalarda dolaşır
ay gelir ortalarda

sevdiğim kara gözlü sevdiğimin adı beşir
yazın kirli gömlek giyer kışın ortalarda üşür

kış gelir ortalarda
yaz gelir ortalarda

sevgilim kara gözlü bir gömleği var yeşil
yaz kış onu giyer yalnız onu değişir

kış ortalarda
ay ortalarda

kuzu beşir, pamuk beşir, hemşeri beşir
ağlama beşir, dur beşir, ağlama alnın kırışır

alnın bir şey değil beşir
gönlün buruşur

yazın kışın, pazarlarda cumalarda aklım karışır
artık bildim beşir bize ağlamamak yaraşır

bana ağlamamak yaraşır
bize ağlamamak

kütahya''dan çini aldım her yanı yeşil
beşir beşir, bir gün olur her şey değişir

ay gelir ortalarda
her şey değişir


turgut uyar

 

 

 

 

 

93
0
0
Yorum Yaz