Yalnız Değilim

2008-12-17 09:04:00

Yalnız olmadığımın ve asla yalnız kalmayacağımın bilinci ile…Karanlık gecede, kara karıncayı gören varsa; “geceleyin,  kapılar kapanıp da lambalar söndüğü vakit  odamda yalnızım deme,  göremesen de hep seninle olan vardır.” İşte o yüzden yalnızlığa hiç alıştırmadım kendimi.  Bavullarımı hep en son saatte toplamayı sevdim, telaş ile.  Tül perde arkasından misafir gözlemekle vakit geçirmektense, çağırdım dostlarımı, gelmediler mi? Ben gittim.. Yalnız kalmadım ve biliyorum ki hiçbir zaman da yalnız değilim. Değer verdim sevdiklerime, bekledim, onlarda da benim sevgim yerleşsin, demlensin diye.Cahillik ettim, vaktiyle ihanet ettim belki. Haketmedikleri halde üzdüm sevdiklerimi. Nedamet ile pişman olup,  tüm kalbimi ayaklarının altına serdim. Çiğnense de biliyorum ki ben bunu hak ettim.  İhaneti, terk edilmeyi, bir başına kalmayı düşünüp düşünüp kuruntular yapmadım kendime.  Hayatı zehretmedim.   Gaffar sensin, Rahim sensin, Rahman sensin dedim ve  Rabbe iltica ettim. Kabul olunmayan bir tevbeyse benimkisi, hakettiysem karşılığını görürüm dedim. Kırık dökük yalnızlıklarım olmadı benim.Hüzünlü şarkıları ortaya karışık arabesk  yapmayı da sevmedim oldum olası.  Hüzünse, günahlarımı düşündüğümde anlam kazandı sadece.   En sessiz gecelerde yastığımı ıslattıysa gözyaşlarım, Settaru’l- Uyub’la buluşmanın sevinci/utancı sebebiyleydi. “Doğruydu-yaptım”larla teselli aramadım kendime. Teselli dualardaydı, teselli şah damarımdan yakındı bana.  Yollara da küsmedim hiçbir vakit...Sevdim, beni sevdiklerime kavuşturduğu için. Ayıran da yollardı belki ama özlemi öğrettiği için gene sevdim… Başımı alıp gitmeyi düşünd&u... Devamı

Yol Yorgunu Umutlar

2008-12-16 15:46:00

"Az gittik uz gittik"le başlar hep masallar… Hayat da bir masaldır bazen. Yol hikâyelerine de öyle girizgâh yapılmaz mı? Yaşanmıştır yaşanması gerekenler ve geriye dönüp baktığınızda bir arpa boyu yol gidemediğinizi görüp hayıflanırsınız.  Kaçtığınız, korktuğunuz ne varsa, yolun sonunda gene bekliyordur sizi sinsice. Başka bir isimle, başka bir şekilde… Anlarsınız ki, kaçmakla kurtulamazmış insan, yüreğini de beraberinde götürüyorsa,  kaçak yolcu gibi korkuları, acıları, hayal kırıklıkları, yaşayamadıkları da bu yolculukta… Her yol ya firkate ya vuslata götürür. Kimi ağlatır, kimi güldürür. Kimine göre de zamansız öldürür.   Şehirler ve yollar…  Yolun başında sallanan, yolun sonunda açılan kollar… Bir sonraki yolculuğa ertelenen umutlar…Üstüste, altaltalar,Bende gökler ve yollar.Gökler, kat kat mavilik.Yollar, kol kol servilik.Yollar nereye gider,ve ne düşünür gökler?Göklerin bir sırrı var,Onu arıyor yollar.Gökler suda titriyor,Yollar suda bitiyor.Göklerin yüzü yerde,Yollarınki göklerdeBu yollarda izimiz,Bu göklerde gizlimiz.Yollar, beni vardırın!Gökler, tutup kaldırın!Necip Fazıl KısakürekBir Nevruz günüydü. Bir yıl önce gelmiştim bu ilçeye. Tam bir yıl ölümü kendime en yakın hissettiğim topraklardan göç vakti gelmişti işte. Her şehirden ayrılırken bir veda havası olurdu ama nedense buradan kaçar gibiydim sanki.  Sevdiğim insanlar da olmuştu hâlbuki. Sofralarına buyur eden,  gelip giden, beni yalnız bırakmayan ahbaplarım da olmuştu ama bağlayıcı olamamıştı hiç biri. Belki de vakti bildiğimden, zamanı gelince gideceğime kurduğum için gönül saatimi, pek sevememiştim burayı.  G... Devamı

Bir bayram gülüşü savurduk mu göklere?

2008-12-12 12:30:00

   Otobüs kalabalık olmasına rağmen sanki bize tahsis edilmiş gibi iki koltuk boş duruyordu.  Kalabalık bir otobüste boş koltuk bulmak alışageldiğimiz bir durum değildi. Bir çocuk altına kaçırmış ya da bayramda tatlı ve eti fazla kaçırmış bir yolcu midesindeki fazlalıklardan kurtulmuş olabilir düşüncesiyle oturacağımız yeri kontrol ettik.  Baktık ki asayiş berkemal, yerleştik. Akabinde bir gürültüdür koptu.  Otobüse binerken gergin bir hava vardı, bunu hissetmiş ama bir anlam verememiştik. Yolculardan biri yüksek perdeden şoföre bağırıyor: -Bilmek zorundasın kardeşim, madem bilmiyorsun şoförlük yapma! diyordu. Diğer yolcular da şoförü yalnız bırakmış, adamın safında yer almışlardı.  Sonraki konuşmalardan anladık ki yolcu, otobüsün bir semtten geçip geçmeyeceğini sormuş, şoför de bilmediğini söylemiş. Kıyamet buradan kopmuş.  Yolculardan takım elbiseli, kravatlı bir bey de söze karıştı. Adam: -Kent Meydanı’nda işten çıkarılmamak için imza istemeyi biliyorsunuz. İşinizi neden doğru dürüst yapmıyorsunuz?  diye bağırıyor,  ‘Belediye Başkanı’na sizi şikâyet edeceğim,’ diyordu. Belli ki yanındaki ailesine karşı iktidarını gösterme gayretindeydi. Belki de hafta sonlarında ya da bayramdan bayrama yüzünü görebildikleri babalarının ne kadar cesur olduğunu öğrenecekti çocukları bu vesile ile.  Takım elbiseli, kravatlı beyden cesaret alarak bir yolcu da bağırmaya başladı: -Bir önceki otobüste beni de duraktan almamıştın! Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes şoföre bağırıyor, şoför de hem aracı kullanmaya çalışıyor hem de ara sıra arkasına dönüp kendini savunuyordu.  -Ben değildim, diyordu. ‘Ben biraz önce otobüs&uu... Devamı

Söyletme beni hatır-ı zarrımda keder var

2008-12-05 20:42:00

  Takrir edemem suz-i dil ü derdi derunum Söyletme beni hatır-ı zarrımda keder var. Ne beyân-ı hâle cür'et, ne figâna tâkatım var Ne recâ-yı vasla gayret, ne firâka kudretim var Leyla Hanım          Evvelimi bilenler söylüyor, başka bir hal varmış son günlerde bende…  Dalıp dalıp gidiyormuşum. Onlar bilmiyorlar ki ben hiçbir yere gitmiyorum, bir yürüyüş bandında seğirtip duruyorum nicedir.  Aynı vakte takılmış ruhum, o an’dan ayrılamıyorum… Özlüyorum, ama neyi özlediğimi kendime bile itiraf edemiyorum.  Geride bıraktığım dostlarım mı? Sevdanın rayihası mı yoksa gene ölüm mü özletiyor kendini? Belki de aşina bir şehre yabancı kalmak yoruyor beni. Öz yurdunda garip olmak böyleymiş demek ki.          Daha önce  sessizliği tercih ederken, çok da sevmediğim halde iki gündür şarkı, türkü, ezgi, ilahi… ne bulursam dinliyorum. Gâh ağlıyor, gâh öyle tepkisiz kalakalıyorum. Her sözde, her bestede özlediğim şeyleri arıyorum sanki. Bir renk, bir gün, bir isim, bir nida!..          Bugün bir dostum; ‘Nedir bu sırlı halin? Kapalı kutu gibisin; sen iyi değilsin, bunu hissediyorum’ dedi. Hani şair diyor ya;           İyiyim diyorum ya inan olsun iyiyim anne.            İnsan gerçekten iyi oluyor, iyiyim dedikçe          İyiyim diyorum ben de, sonra kendimle gurur duyuyorum: “Ne kadar mahir bir yalancısın sen!”          Acaba dîldekini dile ge... Devamı

Ali Nizami Bey'in Alafrangalığı ve Şeyhliği

2008-12-03 23:00:00

Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği; Büyükada’nın Nizam Caddesi’ndeki köşkünde gösterişli yaşantısından sonra sonsuz ihtirasları ve tuhaflıkları yüzünden her şeyini tüketip beş parasız ortada kalan ve Çamlıca’da Bektaşi şeyhliğine soyunup huzuru arayan Ali Nizami Bey’in hayatını anlatan uzun bir hikâyedir."Gerçi bu yaşadığımız zamanlar, bizim, bir tahtıravalli oynar gibi, bir hayli ilerlemiş bir alafrangalıktan bir hayli geri kalmış bir şarklılığa, lezzetle, bir gidip, bir geldiğimiz zamanlardı. Fakat aynı bir adamın bu kadar az bir vakit içinde, o kadar gösterişli bir alafrangalıktan bu kadar koyu bir şarklılığa geçişine cidden hayretler içinde kalıyordum."  [1]Ali Nizami Bey'in Alafrangalığı ve Şeyhliği (1952) Abdülhak Şinasi Hisar’ın anılara dayalı romanlarındandır. İstanbul'da Büyükada'da Nizam Caddesi’ndeki köşkünde oturan Ali Nizamî Bey, babasının ve anasının parasını har vurup harman savurmaktadır. Kumar, resim, çiçek, kuş, alafranga musiki, at araba, kadın macera, giyim kuşam meraklısıdır. Babası ve annesi ölünce mirasın yarısını kardeşi alır, Ali Nizami Bey kendi payına düşeni az zamanda tüketir, çiftlikler, hanlar, dükkânlar, apartmanlar, köşkler haraç mezat satılır; parasız kalan Ali Nizamî Bey dünyadan elini eteğini çekip bu sefer Bektaşî şeyhi olmaya özenir, Çamlıca'da harap bir evi sözüm ona tekke yapar. Şimdilik tek müridi eski lalası Hüseyin Ağa'dır. Orada Don Quijote ile Sancho Panca gibi yaşamaktadırlar. Günün birinde Ali Nizamî Bey iyice çıldırır, bağlanıp götürülür, az sonra da ölür. [2]Yazar bu eserinde müsrifçe bir yaşamın nelere sebep olabileceğini ve hazıra dağların bile dayanmayacağını vurgu... Devamı

Güzeldin, daha da güzelleştin

2008-11-12 01:00:00

                     Yeşilin tonlarının en cıvıltılı raksını yaptığı, şehrin, grinin istilasına henüz maruz kalmadığı vakitlerdi. Uludağ’a kestane toplamaya çıktığımızda, keskin hatlarla belirlenmiş sarı, kızıl, yeşil tarlalar, bahçeler, tek tük evler ve kırmızı çatılar, kırk yamalı nevresim gibi ayaklarımızın altına serilirdi.  Taze ekmeğe kestaneyi katık yaparken, ne ekmeğin lezzetine ne de Bursa’nın seyrine doyum olurdu.             Derken yıllar geçti. İnsanlar nasıl değiştiyse, Bursa’nın da çehresi değişiverdi. Önce yol kenarındaki şeftali bahçeleri terk etti şehri. Çocukken ağaçların arasında saklambaç oynadığımız, şansımız dönsün diye çimenlerin içinden harıl harıl dört yapraklı yonca aradığımız, gelincikler toplayıp, annemize sunduğumuz bahçelerin yerinde otoparklar, alışveriş merkezleri boy gösterdi. Gecekondular filizlendi, evler hormonlu meyveler gibi birden büyüyüverdi. Bir sabah uyandık, bir haber geldi: ‘Duaçınarı devrildi!’ Somuncu Baba’nın duasına şahitlik eden asırlık çınar da sessiz sedasız şehri terk etmişti. Zannettik ki, aileden bir büyük gitti. Sonra ne olduğunu anlayamadığımız iki kocaman baca oturttular ovanın ortasına, korkunç iki dev gibi…              Uludağ’dan seyrettiğimiz eski Bursa yoktu artık. Ayaklarımızın altında o güzelim kırk yamalı nevresim de yoktu. Gri savaşı kazanmış, kenti hâkimiyeti altına almıştı.            Caddeleri, sokakları, suyu,havası değişmişti. Değişmeyen tek şey belki de her şeye rağmen manevi a... Devamı

Böyle mi olacaktım?

2008-11-04 13:06:00

Sen böyle değildin bir haller olduDeğiştin; davanı unuttun mu ne?Hani İslâm kurtuluştu, tek yoldu?Yol yakınken kendine gel kendine..Sevinç Durmuş Devamı

A(y)na

2008-11-04 12:39:00

Ayakları altında cennet olan anasın senİnşaAllah cennette nur ile taçlanasın senDizlerinin dibinde eğittiğin evladınaHakikati yansıtan, pas tutmayan aynasın senSevinç Durmuş Devamı

Savaş ve Çocuklar

2008-10-31 12:32:00

Ne olacak insanlığın hali böyle arkadaşHep kan, hep ölüm, hep savaş mı olacakHani dostluk, hani barış, ya hümanizm?Yoksa bunlar lafta mı, hep lafta mı kalacak? Ninni dinleyecekken anasının kucağındaMakinalı sesleri sanki göğü yıkacakMisket oynayacakken evinin avlusundaMisket bombaları canlarını yakacak Bebe yürekleri hep  korkuyla mı çarpacak?Nedir merhameti katleden sebebBu gözler daha nice ümitsizce bakacak?Kan emen vampirleri yok mu bir durduracak? İçi gülen gözlerden kan sızıyor şimdilerdeÇocuklara -kol kanat- sahte melekler nerde?An gelir de hesap döner, tuzak başa geçer deO vakit zalimleri acep kim kurtaracak? Kahrolsun insanlığa bu lekeyi sürenlerYüreklere insafsızca bu vahşeti ekenlerVe yaşasın cehennem zalimler içinYaşasın cehennem hümanist geçinenler içinSevinç Durmuş ... Devamı

Hep kanayacak

2008-10-29 14:14:00

Yüreğim yünden yumakBekleyişlerim pıtırakDokunsam çıkarmak için'Çıkmam' diyor kanayarak.Sevinç Durmuş Devamı

Hasbihal

2008-10-27 13:19:00

Dostum gülü çağırmış yalnızlık sofrasınaGözyaşıyla ağırlamış, gül dinlemiş, o ağlamış.Gülden derman aramış kanayan sevdasınaO da çare bulamamış, derde derman olamamış.Bilse o dost; çare yakın, çare onu özlüyormuşLeyl-i nehar dualarda ismini söylüyormuşÇekmek için çilesini, acısını, gamınıTek tek boncuk niyetine gözyaşını diziyormuş.Sevinç Durmuş / 2005 Devamı

Gözler

2008-10-25 09:12:00

Bir yanda duygular, bir yanda vicdanBastırıyor şeytan; "ihanet!" diyorGözler habersiz hain tuzaktanAnlamadan ahlak elden gidiyor.Bakışlar şeytanın oklarından okZehirli hem de yok edercesine...Günah bilmez, azaptan haberi de yokYavaş yavaş nârâ girercesine...Şeytan yasakları tatlı gösterirAllah'tah korkmazsan, kaydın demektirGözden başlar ihanet, kalbe iner deAnlamazsın, kalbin kararıverir.Kurtuluşun tevbe, gözyaşlarıylaDua et;  "dininde sabit kıl" diyeAlnın secdede yakar Allah'aAnlık heves için kanma nefsineSevinç Durmuş Devamı

Dağlar

2008-10-24 15:38:00

İnsanlar anlamıyor halimden dağlarSize döksem içimi, anlar mısınız? Anlıyormuş gibi yapıyor, kandırıyorlarDağlar sırdaşım olup dinler misiniz?  Kimbilir ne sırlar saklarsınız sizBencileyin kimsesizler derdini açarİnsanlar vefasız ve merhametsizSiz öyle değilsiniz, bilirim dağlarEy yüce dağlar benim tabibim olupGizli yaralarımı dağlar mısınız?Dostların yaptığı zulme kahrolupBenimle birlik olup ağlar mısınız?Sığınıp bağrınıza ağlamak istiyorumDerdim öyle büyük ki taşır mısınız?Artık kendimden bile tiksiniyorumDesem insanlar gibi şaşar mısınız? Dost deyip güvendim, vurdular beniGüvenmiyorum, korkuyorum onlardanAçın kucağınızı bir ana gibiSarın beni, gizleyin tüm insanlardanSevinç Durmuş /94... Devamı

Engel/siz misiniz yoksa?

2008-10-23 16:30:00

     Bizden birileri ama gözümüzden uzakta... Ya toplumun incitici bakışları ya mimari engeller ya da ailelerinin, engellerini bir utanç sebebi sayması onları küstürmüş sokağa...    Çokça göremediğimizden olsa gerek; yok saymışız dünyamızda varlıklarını... Yok saydığımız için de çok görmüşüz yaşadığımız kenti onlara. Kaldırımları yaparken düşünmemişiz mesela... Varolan kaldırımlara da dükkanlarımızdaki dolapları, sobaları, tası- tabağı koymuş, gaspetmişiz kaldırımı kullanma haklarını.  Kamu binalarında rampa yapmak aklımıza gelmemiş. Bir mağazaya gidebileceklerini, alışveriş yapabileceklerini, camide namaz kılabileceklerini, spor yapabileceklerini düşünmemişiz. Öyle ki, hastanelerde bile engellerle karşılaşmışlar çoğu zaman. Kapamışız gözlerimizi... Kör etmişiz hassasiyetlerimizi.Kentin gürültüsü sağır etmiş de yüreklerimizi, duyamamışız seslerini. Ayaklarımız gidememiş onlara.Ellerimiz felç olmuş  da tutamamışız kardeşçe ellerini...Asıl engelli bizlermişiz de görememişiz.Sevinç Durmuş... Devamı

Türkiyem

2008-10-23 12:08:00

Gecekondusuna, çamur yolunaSusuz kalmış çeşmesine ölürümŞöyle bir baksam sağıma solumaKurumuş ırmaklarını görürüm TürkiyemYaralıyım, yaram artar her zamdaAy sonunu getirmiyor param daYaşamaktan bıkan insanlar damdaİntihar kurtuluş oldu, ölürüm TürkiyemSenelerdir arpalıklar beslendiİşçi çöktü, patronlar göbeklendiMaaşa üç beş kuruş zam eklendiBu parayla sanki zengin olurum TürkiyemAyşeler Fatmalar pavyona düştüLeş kargaları başına üşüştüSütçü imam torunlarına küstüAhlâk hayâ elden gitti ölürüm TürkiyemSevinç Durmuş(Ölürüm Türkiyem türküsünün farklı bir versiyonu) Devamı

El-Cevap

2008-10-22 16:12:00

Gerçekten tanısaydın yüce dininiBöyle arar mıydın hiç kişiliğini?Bildiğini yaşayabilseydin eğerRabbim öğretirdi bilmediğini.Oysa insanlar sana imreniyorlarKıyafetine bakıp adam diyorlarHalbuki içi bitmiş bir cevizsin senKabuğuna bakıp da aldanıyorlar.Kaybettiğin kimliği arayadur senİnsanlığın en güzel hüviyetini.Allahım, ona sen buldur kendiniŞuur ver ve şeytandan koru nefsiniSevinç Durmuş Devamı

Hükümsüzdür

2008-10-22 15:57:00

Neden hep bir başkası olmak istedim?Oysa kendimi bulup yaşamalıydımBen beni benden gizledim, esirgedimNe bir başkası oldum ne kendim kaldım!Şimdi ruhu olmayan ceset gibiyimVe içini kurt yemiş ceviz kabuğu...Bir cesedim, bir gölgeyim, yitirdim ruhuNasıl dolduracağım ben bu boşluğu?Sevinç Durmuş Devamı

Hepimiz Kardeşiz

2008-10-22 15:44:00

 Ben bir Türk kadar TürkümBir Çerkes kadar Çerkes...Kimi Arap olurum kimi de Kürdüm.Allah indinde eşitse herkes;Nedir ırkçılık adına yapılan zulüm?Sevinç Durmuş Devamı

Fatih'in Nesline

2008-10-22 15:33:00

 İslam toprakları kâfir tahakkümündeKiminde etnik temizlik, kiminde asimileOnlar müslüman kanlarını vampir gibi  içerken,Küfür ahkâmı ile toprakları ezerkenSenin yerin disko mu, cafe mi, bar mı?Ey Fatih'in torunu davan hak mı-batıl mı?Hatırla; Mekke Fatihi'nin ümmetisin senAçılacaktır her yol, sen gayeni bilirsenSevinç Durmuş Devamı

Küskünüm

2008-10-22 14:35:00

Candan oldum kıskandılarUzak durdum kınadılarHer halimi sınadılarKonu komşuya küskünümKırmayayım dedim, sustumArkamdan konuştu dostumSonunda kafayı bozdumDostlarıma küskünüm Onların suyundan gittimHep ben fedakârlık ettimTükendim, sonunda bittimAkrabalara küskünümYanımdayken yalnız kaldımSevgisizlikten bunaldım"Geçim" dedim, alttan aldımYâr dediğime küskünüm"Sık dişini biraz" dedimHakkımı isteyemedimNe söylense boyun eğdimSevince de küskünüm Sevinç Durmuş / 2000 Devamı

Umudu Kuşanmak

2008-10-11 19:00:00

        Bilirim ki vazgeçersem büyümez kanatlarım Kutlu günü bekliyorum, kozada tırtıl misali Bilirim ki tükenirim koşmazsa umutlarımCennetinde koştur beni Rabbim,     çocuklar gibi   Şimdi ağır aksak bir hayatı yaşasam daYüreğimde acının hasını taşısam daHer şey gelip geçici, bilirim fani dünyaEbedi bir hayatta coştur beni Rabbim .göreyim Cemâlini                                                                      Sevinç Durmuş/2007   ... Devamı

Ah be baba!

2008-10-11 16:51:00

Hiç düşünmemiştim babamı özleyeceğimi…Hep tartışırlardı, hep kavga vardı. Bir gün bilmem ki; sofraya oturduğumuzda ağlayarak kalkmayalım. Yemek mi yerdik, birbirimizi mi, belli değildi. Gözyaşımızla ıslatırdık kuru ekmeğimizi. Sudan sebepler yüzünden sulu sepkendi hep gözler. Babam evden gitsin diye bakardık ve geç saatlere kadar gelmesin diye dua ederdik. Pencereden onun gelişini gördüğümüzde "Eyvah" derdik, "Geliyor!"  Annemi sevmezdi, annem de babamı… Ama hiç anlayamadık, sevmeye sevmeye nasıl yedi çocuk sahibi olmuşlardı. Hangi cesaretle sevgiden mahrum dünyalarına buyur etmişlerdi çocuklarını, hiç anlayamadık. Üç yıl geçti... Artık pencereden baktığımızda babamızı görmüyoruz. "Eyvah!" demiyoruz gelişine. Ama şimdi şimdi hissediyoruz yokluğunun  sızısını ve yeni anlıyoruz, kavganın tek sebebinin o olmadığını. "Uzun süren bir tartışma varsa, iki taraf da haksızdır" düsturunu ancak öğreniyoruz.  Büyüyoruz… Hiç düşünmemiştim babamı özleyeceğimi.Hiç ihtimal vermiyordum O'na dair keşkelerimin de olacağını.Kucağına oturtup "Kızım" dediğini bilmezdim; ta ki ölmeden bir kaç gün öncesine kadar. Keşke diyorum, o zaman da demeseydi de, bu yürek yanmasaydı böyle. Vurdulu-kırdılı, o kavga-dövüşlü günler artık silik birer hatıra hafızamda. Unutamadığım hep o son vakitler... Beni ısrarla yanına çağırdığı, gördüğünde gözyaşlarına hâkim olamayıp hüngür hüngür ağladığı ve sımsıkı sarılıp "Kızım" dediği günler. Odada göremediğinde "Seviiinnçç" diye avaz avaz bağırıp yanına çağırması ve bir yere ayrılmamam için çocuk ısrarı gözleriyle bakması… Hep bu hatıra... Devamı

Yağmur Vakti

2008-10-11 15:56:00

“Ben sana hediye etmiştim tüm yağmurları, sende can bulsun diye damlacıkları”Ötelere sevdayı hatırlatır yağmurlarNaftalin kokulu duygular, yüzünü yıkar.Uyanır, dirilir de o nedamet duygusu,Sağnak sağnak ağlatır gecikmişliğe. Yürekler yaralı, dillerde hep yâr!Mahcup, mücirim, göğe açılır kollarGökten yağmur yağmur pişmanlık yağar..Amin der melekler  tevbelerine..  Belki de kimseler görmesin istiyor insan, ağlarken gözünden akıttığı umutlarını…Kimseler bilmesin diye köşe bucak sakladığı sevda yüklü yüreğini…Gözbebeklerine terkedilen sevdaların acısında damlayan gözyaşlarını…Vaktidir işte!  Hazır yağmur yağarken de ağla dilediğince, kim görecek, kim bilecek, kim hesap soracak ki? Herkes ıslanmama derdinde…  Islan özgürce, dilediğince! Senin olsun tüm yağmurlar, senin olsun terk edilmiş şu sokaklar... Hazır yerler ıslak, üst baş ıslak, yüz göz ıslak, kim farkedecek, üç beş damlada günahını akıttığını.. Hadi, ağla da bahar gelsin çöllerine!Hem farkındasın, itiraf et...  Ağlamak çok yakışıyor sana. Ağlarken daha bir benziyorsun insana.-İnsan haa!  Ne vakitten beri?-Kalu bela?-Unuttun ama?Ağla, sırasıdır işte, göklerce ağla, bulutlarla ağla günahlarına! O yürüyen kara bulutlar, ömründür senin, seyreyre. Çakan şimşekler gökte değil, kalbinde. Gök gürlüyor, dinle! Yüreğinin derinlerinde…Ve yüreğin; işte gözlerinde!  Kararan göklerden, kapkaranlık geceden daha kara gözbebeklerinde… Kendine o en çok yakıştırdığın isimle... Kapkara, günahlar kadar, rüyalar kadar, umuttur diye koştuğun o yollar kadar kara… Temizle, vaktidir işte. Hem kim görecek, kim duyacak. Yıkan, paklan, Rabbini an!!  ... Devamı

Körelen Nezaket

2008-10-11 15:33:00

-Tak.. tak.. tak.. tak.. 25 -27 yaşlarında düzgün giyimli genç bir adam elinde beyaz bastonu, mayın tarlasını tarayan asker hassasiyeti ile ilerliyordu. Bu kaldırımları her gün aşındırıyor olsa da belli mi olur, her an yeni sürprizlerle karşılaşabilir, bir iki adım sonra önüne bir tabela çıkabilir ya da bir buzdolabı ile kucaklaşabilirdi. Biraz soluklanmak niyetiyle bir banka oturdu. Derin bir nefes çekti içine ve denizin sesini dinlemeye koyuldu. Az sonra yanına bir genç kız oturdu. Denizin sesine artık sakız eşlik ediyordu. Genç kız uzunca bir vakit cep telefonu ile uğraştıktan sonra, gözüne yanında oturan gencin beyaz bastonu ilişti. - Aaaa!! dedi yüksek sesle. Sonra sustu.. Adam tahmin ediyordu genç kızın içinden tamamladığı cümlelerini: -Körmüş! Genç kızın olanca ilgisi yanında oturan adama ve beyaz bastona yönelmişti. Az sonra tüm iletişim becerisini (!) kullanarak sohbete giriş cümlesini söyleyiverdi: - Doğuştan mı? Sorarken sesini de yükseltmişti. Hani görmüyordu ya, illâ ki kulakları da duymazmış gibi. Genç adam sakince cevap verdi: - Evet. Bu soru ilk ve son değildi, biliyordu. Arkasından gelecek soruları da tahmin etmekte hiç zorlanmadı. Çünkü hemen her gün benzeri sorularla karşılaşıyordu. İşte ikinci can alıcı soru da gecikmemişti: - Hiç mi görmüyorsunuz? - Yok, aslında görüyorum da, bastonu ve gözlüğü aksesuar olarak kullanıyorum. Arkadaşlarım yakıştığını söylüyor (!) Kız, cevabın inceden alaylı olduğunun farkında bile değil, sormaya devam ediyor: - Ya hep merak etmişimdir. Sizin rüyalarınız renkli mi? - Yok, HD kalitesinin ulaştığı son nokta olan Full HD teknolojisi ve Super Cinema Mode teknolojisine sahip olan, 4096 renk tonlamasında,... Devamı

Eskiden mi? Haydi, Şimdi!

2008-10-11 15:24:00

Ne vakit Ramazan ile ilgili bir muhabbet olsa, "eskiden..." diye başlar ve dillendiririz bir bir özlemlerimizi eski Ramazanlara dair… Sadece sohbetlerimizde mi, TV kanallarını açın, eline mikrofonu kapan muhabir, sokakta yakalayabildiğine soruyor:    -  Eski Ramazanlar mı daha güzeldi, şimdi mi?  Verilen cevap hep aynı… Eskiden daha canlı, daha heyecanlıydı deriz. Heyecanımızı yitirdiğimizi anlayamayız da, sanki Ramazanları kabahatli biliriz. Bilmem farkında mısınız? Son yıllarda Ramazan gecelerini hareketlendirmek için harala-gürele faaliyetler yapılıyor. Şehir merkezlerinde standlar kuruluyor, otağlar, otantik dokular, orta oyunları, gölge oyunları, kantolar,  konserler, şaşaalı iftar sofraları, ışıl ışıl ama nurdan mahrum Ramazan geceleriyle eskiye dair özlemi hafifletme gayreti var belki. “Ramazan’ın ruhu bu mu?”  diye sorası geliyor insanın. Özlemini çektiğimiz bu mu sahi? Her şey gibi Ramazanlar da imitasyon şimdi.           Günün telaşı içinde unuttuğumuz nice değerlerle birlikte yitirdik Ramazan heyecanımızı da… Eskiden sofralara yalnız oturmazdı ev halkı. İlla ki misafir donatmalıydı iftar sofrasını. Öyle kelli- felli bir misafir değildi bekledikleri, gariban, kimsesiz, yoksul belki... Ama bilirlerdi ki, bu misafirle birlikte gelen asıl misafir çok değerliydi. Onun adı duaydı, bereketti… Şimdilerde olduğu gibi,”sen beni çağırdın, ben de seni çağırayım hadi” formalitesi değildi.  Kapılar her daim açıktı… Selam veren her Allah’ın kulu o sofradan nasiplenirdi. Boşuna demiyordu Mevlânâ Hazretleri:        “Merhamete nail olmak istersen, zayıflara merhamet et” İşte o sofranın sahibi bilirdi ki; sofrasından nasiplenenler vesilesiyle k... Devamı