Oysa Erkeğe Celal, Kadına Cemal Yakışıyordu

2008-12-19 18:36:00

 

 

“İşe git, patrondan bir sürü azar işit. Sonra eve gel. Yemek yap, sofra hazırla, bulaşık yıka. Çocuğun ödevine yardımcı ol.  Yarın giyilecek kıyafetleri ütüle, hazırla. ‘Şükür, dinlenebileceğim’ derken, eşin:

 -Çay nerde kaldı ?! diye bağırsın. Arkasından bir saat geçmeden yeni sızlanmalar:

-Ölürsem vitaminsizlikten ölürüm!  

Koş, meyve tabaklarını hazırla. Gece yarısı olsun, yat zıbar! Hayatım bundan ibaret. Ne bir dostum kaldı çevremde ne doğru dürüst ailemle ilgilenebiliyorum. Anneme gitmeyeli iki hafta olmuş. O da bir yandan sitem ediyor:

-Söbü olsa, dünyayı yutacaksınız!”

Uzun zamandır görüşemediği arkadaşına böyle dert yanıyordu Serpil. Dört yaşındaki oğlu kucağından hiç inmiyor, elleriyle sürekli annesinin yüzüne dokunmak istiyordu. Gündüzleri kayınvalidesine bıraktığı Onur belli ki annesini çok özlüyordu. 

Son yıllarda kanayan yaradan öte kangren halini alan Serpil’in durumu birçok kadının iç yangını aslında.  Ev hanımlığı ile iş kadınlığı arasında sıkışıp kalmış kadınlar; işyerinde de, evinde de huzuru bulamıyorlar.  Kimi; "Ayaklarım daha sağlam yere bassın" düşüncesiyle,  kimi eşine destek olmak için, kimi ekonomik özgürlüğünü kazanmak için atıldı çalışma hayatına.  Kimi de iş bilmez, bilse de yapmaz sorumsuz eşinin açığını kapatmak için bir işe girdi. Ya da ev işlerini yaptığında onay ve takdir görmeyen kadın “ev hanımı” olmaktan utanarak toplumda bir birey olduğunu ilan etmek için  “iş kadını” oldu. Daha rahat, daha saygın bir hayat düşlerken,  hayat ellerinden kayıp gitti. Çocuklarıyla yeterince ilgilenemediği için annelik tarafı da yarım kaldı. Vicdanını rahatlatmak isteyen anne, çocuklarını fazlaca şımartarak, her istediğini yapınca doyumsuz çocuklar türedi…  Ama bu çocuklar hırçın, içine kapanık ve mutsuz! Baba işte, anne işte, çocuk kreşte… Anne sıcağını, baba güvenini yaşamayan çocuklar anneyi-babayı düşman gibi görmeye başladı. Bu duruma bir ad bile bulundu: “İlgisiz Çocuk Sendromu.” Sonunda ihmal edilmişliğin acısını çıkarmak için anne babasını öldürmeye kadar varan aşırılıklar sergileyen gençler haberlere malzeme oldu.   Özgürlüğün bedelinin faturası aileye kesildi.

Kadının çalışma hayatında yer almasıyla baş gösteren olumsuzluklara dikkat çekmesi açısından Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Kadın Erkekleşince”  adlı tiyatro eserine göz atmak konunun vahametini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

Eserin kahramanlarından Nebahat’ın Ali Süreyya’ya söylemiş olduğu şu sözleri erkekleşen kadının tatminsizliğine ve mutsuzluğuna temas ederken oyunu da özetler mahiyettedir.

-İkimizin aldığı para da hemen hemen birbirine eşit… İçinde yaşadığımız yüz yıl kadını erkekleştiriyor...  Mademki biz erkek işlerine atılıyoruz. Siz erkekler neden kadın hizmetine el sürmekten çekiniyorsunuz? Toplumun bize yüklettiği görevleri cins farkına bakmadan paylaşmazsak kadın elinin yetişemediği işleri kim görecek? Kadının erkekleşmesi biraz da erkeğin kadınlaşmasını gerektirmez mi? İş dengesi başka türlü nasıl düzelebilir? Bölünmesi mümkün her işi aramızda paylaşacağız. Ortalık süpürmesi, oda toplaması, ütü, çamaşır, bulaşık, yemek pişirmesi, sofra işleri hepsini paylaşacağız. Bundan sonra erkek işi, kadın işi diye ortada bir ayrım yok. Yalnız nöbetleşe görülecek işler var. Artık erkeğin ev içindeki şahane sahipliğine son verilecek. Yumruğunuzu kadının burnuna dayayarak siz bu üstünlüğe gelenekçe malik olmuştunuz. Bugünkü kadın da yumruğunuza karşılık yumruk sallayabiliyor. Artık kadın kendi çalışmasıyla erkeksiz yaşayabileceğini anladı. Sizin derebeylik kahrınızı çekemez.

Ali Süreyya Bey’in cevabı ise şöyledir:

-Her ailenin erkekleriyle kadınları arasında böyle bir çekişme kabarırsa medeni dünyanın hali neye varır?

Nebahat:

-Neye varırsa varsın. Evlenme anlaşmamızın şu önemli bendini niçin unutuyorsun? (bendi ezberden okur) ’Şimdiye kadar kafalarımızda yer etmiş eski karı kocalık göreneklerine ait gelenek ve davranışlardan hiçbirine tabi olmamak... Dünyaya çocuk getirirsek büyütme zorluk ve sıkıntılarını, masraflarını eşit olarak çekmek... Ve daha...

Ali Süreyya Bey:

-Sus... Evlilik hayatından tamamıyla habersiz bulunduğumuz bir zamanda saçma sapan bir anlaşma yapmış olduğumuzu hatırlıyorum.

Ali Süreyya Bey zamanla evlilik anlaşmasına dayanan bu evlilikten usanır. Çünkü Nebahat’ın bütün ev işlerinde, üzerinde düşeni bu anlaşmaya dayandırarak bir erkekleşmenin arkasına saklanarak kaçması belli müddet sonra Ali Süreyya’yı bıktırır. Evliliklerinde huzur namına bir şey kalmaz. Bir gece salıncakta uyuyan çocuklarının ölümü bile bu huzursuzluklarını dindirmez.[1]

Medeni dünyanın halinin nereye vardığı ortada. Bugün dünya huzuru bulmak ve yitirilen değerlere yeniden sahip olabilmek için öze dönüş–eve dönüş yollarını arıyor. Ailenin, toplumun özü olduğunu ve onu tahribe yönelten her şeyin toplumun tahribine sebep olacağını anladığı için aile ruhunu yeniden canlandırmanın çarelerine bakıyor.

 Geçtiğimiz aylarda oldukça ses getiren ve Avrupalı feministleri ayağa kaldıran bir haber vardı gazetelerde. Habere göre:

“Alman devlet kanalı ARD’nin haber programı Tagesschau’nun sevilen kadın spikeri Eva Herman, ‘Das Eva Prinzip’ (Eva Prensibi) adlı son kitabında, kadınlara geleneksel rollerini yeniden üstlenerek ailelerine geri dönmeyi tavsiye ediyor. Sözlerinin arkasında durduğunu ve inandırıcılığını kanıtlamak istercesine televizyondaki görevini de bırakmaya hazırlanıyor. Daha önce Almanya’nın ciddi siyasi dergilerinden Cicero’ya, “Özgürleşme, yoksa bir yanılgı mı?” adlı yazısında buna benzer görüşleri savunarak tartışmalara yol açan spiker, son kitabında kadınların özgürleşme ve feminist ideoloji adına kat ettikleri mesafeye karşı eleştirel tavrını daha detaylı olarak ele alıyor.

Ünlü spiker, bugün geldiği noktada şöyle konuşuyor: “Doğurganlığıyla aileyi ayakta tutacak temel unsur kadındır. Kendi doğal rollerini bırakıp erkeklerle rekabete girişen kadınlar hiçbir alanda tam başarı sağlayamıyor.” Erkekleşen kadınların, bir zamanlar insanlığın gidişini garantiye alan şartların kaybolmasına sebep olduğunu belirten Herman, “Kadının bir şeyler öğrenmesi, eğitim görmesi ve evinin dışında görevler üstlenmesi tabii ki normal; ancak belli bir ölçüyü korumak kaydıyla.” diyor. [2]

 
 

Galiba biz bu ölçüyü kaçırdık. Çalışma hayatının getirdiği ekonomik özgürlük konforuyla (!) tüketim ekonomisinin alış-veriş çarkında hızla yol alırken [3] harcamak için çalıştık, çalışmak için harcadık. Bu kısır döngüde anne olmamak için direndik veya bize ayak bağı olan çocuklarımızı kreşlere, kimin nesi olduğunu bilmediğimiz dadılara ya da akrabalardan birine bıraktık.  Sonra da akşamları yorgun argın geçtiğimiz televizyon karşısında, haber programlarında dadı vahşetlerini, cami avlularına bırakılan çocukları, anne babayı hunharca katleden gözü dönmüş canileri seyredip “çık çık çık” dedik, “dünyanın çivisi çıkmış!”

Osho “Kadın özgürleşmeye ihtiyaç duyar ama özgürleşme adına yapılan şey aptalcadır. O taklit etmektir. Özgürlük değil… Gerçek özgürleşme, kadını, erkeğin kötü bir kopyası değil, kendine özgü bir kadın yapar. Şimdiki tutumla, kadın, ikinci sınıf bir erkek oluyor. Bu özgürlük değil, esaret. Üstelik bu esaret çok daha derindir, çünkü kadının kendisi tarafından yaratılmıştır” diyerek kadının düştüğü durumu, ruhuna ve bedenine çektirdiği azabı net bir şekilde ifade etmektedir.

Bu derin ıstıraptan kurtulmanın yolu ruhsal bir temizlenme sürecine girmekle başlayacaktır. Rehber kitap Kur’an bize ölçüleri vermiş ve demiştir ki: “Ey insanlar! Muhakkak ki Biz sizi bir kadın ve erkek (çiftinden) yarattık ve sizi çeşitli milletler ve kabileler haline getirdik. Ta ki, tanışasınız ve yardımlaşasınız.[4] Rabbimiz bir başka âyet-i kerimede: “Erkekler kadınlar üzerinde idareci ve gözeticidirler. Çünkü Allah insanların bir kısmını diğerlerinden üstün kılmıştır ve erkekler, mallarından kadınları ve çocukları için harcarlar. Salih kadınlara gelince, onlar Allah’ın emirlerine itaat edip, kocalarının hakkına riayet ederler ve Allah onların hukukunu nasıl koruduysa onlar da kocalarının malını, namusunu ve sırlarını kocalarının gıyabında korurlar.” [5] buyurarak erkeklerin düşünce, güç ve kuvvet yönünden daha ileri olmaları sebebiyle ailenin sorumluluğunu ve idaresini, birinci derecede erkeklere yüklemiştir. Erkekleri, kadınların ihtiyaçlarını yerine getirmek, onları maddî ve manevî her tehlikeden koruyup gözetmekle mükellef kılmıştır.[6]

Fakat bu reislik, mutlak bir hâkimiyet değil, "Bir topluluğun efendisi, idarecisi, ona hizmet edendir" hadis-i şerifinde ifade buyrulduğu üzere, hizmetini görme, bakımını yapma, sahip çıkma, koruma ve evin dirlik ve düzenliğini sağlama görev ve fonksiyonudur. [7]

Hal böyleyken, neden fıtratımızı zorlayarak hem ruhumuza hem bedenimize eziyet ediyoruz. Kadının asıl mutluluğu evinde, çocuklarıyla ve eşiyle geçirdiği o güzel vakitte saklıdır.  Elbette ki kadın kendini geliştirmeli, ailesine ve topluma faydalı olmalı. Ancak bunun için “erkekleşme” sürecine girmek yerine “ kadın”  ve “ana” olduğunun bilinciyle hareket etmeli. Kadının çalışması meselesi birkaç yıllık mesele değildir. Yüzyıllardır kadın erkeğinin yardımcısı konumundadır. Kadın tarlada çalışmıştır, avcılık yapmıştır, hayvan bakmıştır, yük taşımıştır. Ama bu ona kadınlığını unutturmamıştır. Eline kınasını da yakmış, evinde ekmeğini de yapmış, çocuğunu da emzirmiştir. Günümüzde de evinde ve işinde dengeyi oturtabilmiş, kendine, ailesine ve ahiretine zarar vermeden mesleki yaşantılarına devam edip gayet başarılı olan, mutlu kadınlar var elbette.  Gönül ister ki tüm kadınlar mutlu olsun. Ama genel itibarıyla bugün gelinen durum şudur ki; dışarı çıkan kadın çıkmaz bir sokakta ilerliyor! Erkekleşen kadın kimliğini sorguluyor. –Belki yanlış adreslerde-  haklarını arıyor ve haklarına ulaşamayınca hırçınlaşıyor. Geleceğe dair umudu olmayan ve hep şüphe ile bakan mutsuz kadın profili çiziyor modern hayat bizlere…

Sevinç Durmuş / Aralık /2008  



 

 

 

0
0
0
Yorum Yaz