Mutluluğun Bedeli

2009-01-15 17:11:00


 

Gökyüzü yavaş yavaş rengini değiştirmiş, gönle huzur veren açık mavi rengin yerini koyu bulutlar almıştı. Ağaçlar yeşil elbisesinden soyunmaya başlamış ve toprağa yakın bir renge bürünmüştü yaprakları. Her şey uzun bir kışa hazırlanıyordu. Bir kasvet vardı havada. İnsanı bunaltan, ölümü özleten bir rayihâ. Toprağın kokusuydu bu… Çağırıyordu koynuna.  Sararan yapraklar da salına salına inerek toprağın çağrısına icabet ediyordu.

Ebru pencereye alnını dayamış dışarısını seyrederken bir süredir aklından çıkaramadığı ölümü düşünüyordu. Ne zaman bu düşünceler beynini istilâ etse garip bir yabancılık çekiyordu dünyaya. Her şey anlamsız geliyordu. Dersler, oyunlar, diziler, konuşmalar, kavgalar, gülüşmeler… Buraya ait olmadığını hissediyordu. Hemen yanı başında duran kitabı eline aldı, öylesine bir sayfa açtı:

“An oluyor garip bir duyguya varıyorum

Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum?”

Kitabı edebiyat öğretmeni hediye etmişti. Birkaç gün öncesine kadar kapağını açıp bakmamıştı bile. Ama şimdi okuduğu satırlar sanki kendisini anlatıyordu.

-Ben yazmalıydım bu şiiri, diyerek kitabı kapattı. Kitabın üzerindeki isim dikkatini çekti. Necip Fazıl… Daha önce duymuş muydu ismini? Hatırlamıyordu.

-Demek ki o da benim gibi ölümü özlüyormuş, dedi. Önceki gün bir internet sitesinde gördüğü, kanadı zincirlenmiş kelebek resmini düşündü. İkircikli bir gülümsemeyle:

-Ben o kelebeğim işte, dedi.  Zincirleri koparmanın zamanı geldi. Aşağıya doğru baktı, içinin üşüdüğünü hissetti.  

-Kanatlarımın kopması pahasına, kurtulmalıyım zincirlerimden… Annesini düşündü; ne çok severdi annesi küçükken Ebru’yu. Dudaklarını bükecek olsa, “Benim kömür gözlümü kimler üzmüş bakayım” diyerek hemen kucağına çağırırdı. Hâlbuki şimdi ağlamaktan şişen gözlerini, gözyaşının tuzu ile kızaran yanaklarını görmüyordu bile.

-Seni çok özlüyorum anne, dediğinde:

-Her şeyi senin için yapıyorum kızım. Çalışmak zorundayım. Dershaneye ne kadar para verdiğimizi biliyor musun? Bunun bir de üniversitesi var. Para lazım, diyor ve susturuyordu Ebru’yu.  İşe başladığından beri annesi başka biri olmuş çıkmıştı sanki. Her ne kadar “Senin için” dese de küçüklüğündeki annesi yoktu artık. Sadece kendisi ile ilgileniyordu. Saçına hangi şekli vereceğini,  ertesi güne hangi kıyafeti giyeceğini düşünüyordu. Ebru çok yalnızdı. Bir ablası, kardeşi de yoktu ki, derdini ona anlatsın, birileri ona yol göstersin. Beyninin karıncalandığını hissediyordu. “Ölürsem belki kıymetimi anlarlar yokluğumda” diyordu.

Şiir yarışmasındaki başarısı dışında o sene hayatındaki her şey ters gitmişti. Arkadaşları ile arası açılmış, derslerinde başarısız olmaya başlamış, yüzü de çirkinleşmişti. Aynaya bakınca artık sadece kırmızı yüzünü ve yüzünde oraya buraya gelişigüzel serpiştirilmiş sarı boncuklar gibi duran sivilcelerini görüyordu. Ne uzun kirpiklerini ne simsiyah kömür gözlerini ne de inci gibi sıralanmış dişlerini fark ediyordu. Gördüğü tek şey çirkinlikti. Her şey çirkindi bu dünyada artık. Güzel olan sadece ölümdü.  Yorulduğunu hissediyordu. Bir yanı tutunmak için dal ararken, öbür yanı boşluğa salıvermek istiyordu kendini.

20 Ekim akşamıydı. Annesi mutfakta robotta bir şeyler çırpıyordu. “Sevdiğim kekten mi yapıyor acaba?” diye düşündü Ebru. İçini bir sevinç kapladı. Uzun zamandır annesi onun için özel bir şeyler yapmıyordu. Heyecanla mutfağa gitti. Sukut-u hayal peşini bırakmamıştı. Annesi, onun sandığı gibi kek yapmıyor, kendine, yeni öğrendiği bir yüz maskesini hazırlıyordu. Kolu kanadı kırılmış gibiydi.  Dolu gözlerle salona geçti. Babası kanepe üzerine uzanmış pür-dikkat Ergenekon operasyonları ile ilgili bir haber programını izliyordu.

-Baba, dedi.

Babası duymamıştı ya da duymamış gibi davranmıştı. Bir süre sustu, yutkundu. Sonra cesaretini toplayıp:

-Babacığım, biliyor musun? Bugün edebiyat dersinde öğretmenimiz çok güzel şiir yazdığımı, kendimi bu yönde geliştirirsem ileride tanınan bir şair olabileceğimi söyledi.

-Hıı, öyle mi? dedi babası umarsız. Yüzüne bile bakmamıştı bunu söylerken. Ebru yumruklarını sıktı, içinden:

-Hızlandırıyorsunuz, sadece hızlandırıyorsunuz… diyerek odasına geçti.  Bir karar arifesindeydi ve kararından vazgeçirecek bir Allah’ın kulu yoktu yanında. Aksine her şey, herkes onu daha da yaklaştırıyordu ölüme. Bilgisayarı açmak için düğmesine uzandı, sonra vazgeçti. Bir zamanlar sığındığı sohbet kanalları, chat arkadaşlıkları da tat vermiyordu. Defterini aldı, iki mısra yazdı;

Ölecek miyim tam da söyleyecek çağımda

Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda.

Nereden aklına gelmişti bu dizeler?    Hatırlayamıyordu… Kalemi, defterinin arasına bırakıp uzandı. Geç saatlere kadar sessizce ağladı. Ses çıkarsa kimin umrunda olacaktı ki zaten.

-Gençsin, olur böyle şeyler, deyip geçiştireceklerdi gene. Islanan yastığını ters çevirip, gözlerini kapattı. Yeni bir günün kendisine güzellikler getirmesini dileyerek uyumaya çalıştı.

Sabah annesinin “Geç kalıyorum, kendin bir şeyler hazırlar, yersin” diyerek telâşla evden çıkışı ile başlamıştı güne. Anlaşılan o ki, yeni gün çok da güzel karşılamamıştı Ebru’yu. Aylardır yalnız kahvaltı ediyordu, ona da kahvaltı denirse… Zayıfladığını bile görmüyordu kimse. Annesinin birazcık vakti olsa, ona en güzel kahvaltı sofrasını donatacak, birlikte kahvaltı ederken neler neler anlatacaktı annesine.  Okulda bir genci sevdiğini ama o gencin kendisini sürekli üzdüğünü, başka kızlara baktığını söyleyecekti. Şiir yarışmasında ikinci olduğunu, ödül törenine anne ve babasının da gelmesini istediğini, zayıf olan derslerini kurtarmak için nasıl çalıştığını anlatacaktı.

Yalnızdı… Konuşacak hiç kimsesi yoktu yanında.

-Olmayacak, dedi. “Gitmeliyim buralardan…” 

Balkona çıktı. Titriyordu:

-Hava serin, ondandır, dedi. Sonra gözlerini yumdu. Düşünecek ne vardı ki? Geride kendisini seven tek bir kişi bile yoktu. Liseyi bitirince evlilik hayâli kurduğu insan da gözünün önünde başka kızlarla çıkıyor,  ona ilgi göstermiyordu. Tanıdığı herkesi arkasında hissetti. Sanki hepsi elleriyle onu aşağı itmeye çalışıyordu.

-Zincirlerinden kurtarıyorum seni kelebek, diyerek beşinci kattan aşağı bıraktı kendini. Ölümden sonraki hayata dair bilgisi olmadığı için de hiç tereddüt etmedi. Salıverdi cılız bedenini caddenin ortasına. Hep merak ederdi, insan intihar ederken pişmanlık duyar mı diye. Tek düşündüğü pişmanlıktı balkon ile cadde arasındaki o kısacık an’da…

Sokak mahşer yeri gibiydi. Duyan, gören koşarak gelmiş, olayı anlamaya çalışıyordu. Ebru yerde, kanlar içindeydi.

-Ölmemiş, yaşıyor! diye bağırdı biri. Hemen ambulans çağırdı bir başkası.

Ebru sesleri duyuyor ama  gözlerini bir türlü açamıyordu. Yanı başında bir teyze:

-Korkma kızım, balkondan düştün, şimdi ambulans gelir, diyerek başını okşuyordu.

-Allah’ım dedi, “Annem başımı okşamayalı ne çok zaman oldu.” Ebru kendini zorlayarak gözlerini açtı, teyzeye baktı. Daha fazlasını görecek takati yoktu. Gözlerini tekrar kapadı. Kendinden geçmişti.   Karşı dairede oturan Güler Teyze hemen annesini arayarak durumu bildirmişti.

****

-Kızımm! Yavrum, kömür gözlüm!

Ebru kendine geldiğinde annesi başucunda oturuyor ve sürekli bu sözleri tekrarlayarak ağlıyordu. Annesinin saçlarına baktı ilkin. Hep bakımlı, fönlü saçları gelişigüzel arkaya toplanmıştı. Makyajsız görmeye alışkın olmadığı yüzü solgun ve bitkindi. Gözleri pişmanlık suyunda yıkanıyordu.

-Anne sen böyle daha güzelmişsin, dedi tebessüm ederek.  Sonra niçin burada, hastane odasında olduğunu anlamaya çalıştı. En son, yaşadığı pişmanlığı hatırlamıştı.

-İyi ki ölmemişim, dedi içinden.  Annesi Ebru’nun ellerini avucunun içine alıp:

-Korkma kızım, birazdan seni ameliyata alacaklar, iyi olacaksın, diyene kadar ne durumda olduğunu hiç düşünmemişti. Yerinden doğrulmak istedi; bacaklarını hissetmiyordu.

Yanına gelen babasına:

-Babacığım, bacaklarımı evin önünde unutmuşum, getirir misin? dedi. Babası tıkanmıştı,  hiçbir şey diyemeden koridora çıktı. Koca adam hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.  Ebru, sert zemine adêta çakılmış ve omuriliği zedelenmişti. Yürüyebilme ihtimali çok düşüktü. Kızının daha on altı yaşında tekerlekli sandalyeye mahkûm olması zoruna gidiyordu. Onu dinlemediği için çok pişmandı şimdi. “Meğer ne büyük depremler yaşıyormuş küçücük yüreğinde” diyerek gözyaşları döküyordu.

Ardı ardına yapılan ameliyatlar da getirememişti Ebru’nun bacaklarını evlerinin önünden. Artık tekerlekli sandalye ile yaşamaya alışacaktı. Yaşadığı için dua ediyordu ama annesine yük olmak zoruna gidiyordu. En çok da tak yaparken zorlanıyor, utanıyordu.  Annesi de işi bırakmış, sadece kızı ile ilgilenir olmuştu. Belki o da yapamadıklarının pişmanlığını yaşıyordu. Kızının üzerine titriyor, o üzülmesin diye çırpınıp duruyordu. Artık mutfakta robot çalıştığında arkasından tıpkı küçüklüğündeki gibi pasta kokuları gelmeye başlamıştı. Kahvaltılarını da yalnız yapmıyordu. Bacaklarını kaybetme pahasına Ebru özlediği mutluluğa kavuşmuştu. 

Pişman mıydı? Hem de çok… Geçirdiği operasyonlardan sonra olgun bir insan olmuştu. Hayata daha farklı bakıyor, ahiretin var olduğuna inanıyordu.  Çok fazla dışarı çıkmadığı için bol bol kitap okuyordu. Özellikle de edebiyat öğretmeninin hediye ettiği Necip Fazıl’ın “Çile”si başucu kitabı olmuştu artık. Ölüme başka türlü bakıyordu. Gelip-geçici dünyevî sıkıntıları yüzünden ölümü özlediği, ölüme özendiği için utanıyordu.

Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber

Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?

Artık ne için yaşadığını ve ne için ölmesi gerektiğini biliyordu. Kendisine bahşedilen vakitte,  hayırlı bir ömür ve güzel bir ölümü hak etmek için gayret edecekti.  Onunla yeni tanışanlar neden tekerlekli sandalye kullandığını sorduğunda hiç sıkılmıyor:

-Bacaklarım ömrümün diyetini ödedi. İki dünyamın da kurtuluşu için benden önce cennete gittiler, diyerek tebessüm ediyordu.

 Sevinç Durmuş

 

37
0
0
Yorum Yaz