Miting Mücahitleri

2009-01-22 19:09:00

 

Miting bitmiş, katılımcılar gruplar halinde önceden belirledikleri buluşma yerlerine doğru ilerliyordu. Miting alanı adeta savaştan çıkmış gibiydi. Yere atılmış boş şişeler, kâğıtlar, poşetler… Seyyar satıcılar sergilerindeki Filistin bayraklarını, atkılarını, şapkalarını satabilmek için birbirleriyle yarışıyordu. En çok da başı kalabalık simitçiler memnun gibiydi hallerinden.

 

—Eminim İsrail’in ödü kopmuştur, dedi Mehmet. Söylerken sesindeki alaycılığı ve aynı zamanda incinmişliği hissetmek hiç de zor değildi. Ankara’ya gelmeyi hiç istememiş ama Ahzan’ın ısrarı karşısında “hayır” diyememişti.

 

—Bir kelebeğin kanat çırpması bir okyanusu harekete geçirebiliyorsa benim feryadım da ulaşması gereken adresi bulacaktır, diye cevap verdi ve devam etti Ahzan:

 

—Hem Mevlana demiyor mu? Sen hakikat olduğuna inandığın sesi yükselt! Kulaklar tıkalı olsa da, hakikat kaybolmaz; maveralarda dolaşır ve dinleyecek arif bulduğu zaman onun gönlünü aydınlatır.

 

Mehmet sustu, suskunluğu Ahzan’ın verdiği cevaptan tatmin olduğu için miydi yoksa konuşmakla hiçbir şeyin halledilemeyeceği düşüncesinden dolayı mıydı, mimikleri en ufak bir ipucu dahi vermiyordu.

 

Ahzan:

—Doğrusunu istersen miting alanında ben de hayal kırıklığı yaşamadım değil. İnsanların yüzlerinde gözlerimi gezdirdim de hüznün esamisi dahi okunmuyordu birçoğunda. Genç kızların yüzüne belki yakışan ama özüne eğreti duran göz makyajlarını görünce; “ağlamamayı garantilemişler demek ki” diye düşündüm. Birbiriyle şakalaşan, gülüşen insanların hali acıttı yüreğimi. Oysa biz Gazze için gelmiştik buralara kadar. Ağlayan Gazze için ağlayacaktık ama meşgule almıştık gözlerimizi ya da aranan hüzün kapsama alanında değildi.

 

Kardeşinin yazdığı mesajı düşündü Ahzan. Ankara’ya geldiklerinde Musa’ya mesaj çekmişti; “Şehrindeyiz, mitinge geldik” diye. Musa; “Bir otobüs Bursa’dan Ankara’ya hemen hemen 500 TL yakıt yakar. Kuruluşlar bu parayla ilaç alsaydı sizi Ankara’ya getirmesinden daha efdaldi” demişti mesajında. Haklıydı belki. Kardeşinin verdiği cevabın doğruluğunu teyit ediyordu miting alanında gördükleri.

 

Eve dönüş yolculuğu başlamıştı. Otobüste kendilerine tahsis edilen yerlerine otururken Ahzan’ın derin düşünceler denizinde kulaç attığı iki kaşı arasındaki çizginin derinliğinden belli oluyordu.

 

Huzurlu muydu? Hayır, Gazze huzura kavuşmadıkça, gözyaşlarıyla oradaki insanların yüzlerindeki hüznü yıkayamadıkça Ahzan huzuru konuk edemeyecekti yüreğine.

 

Uzayıp giden yollar boyunca sağlı-sollu parlayan ışıklar çiçek tarlasını andırıyordu. Sarı, kırmızı, yeşil, beyaz, irili-ufaklı yıldız çiçekleriydi bunlar. Kimi tek sıra halinde kimi oraya-buraya gelişigüzel serpiştirilmiş kimi iç içe geçmiş parıldayan yeryüzü yıldızları…

 

Gazze’yi düşündü Ahzan. Bir zamanlar Gazze de böyle ışıl ışıldı. Dünyanın en kalabalık kentlerinden biri olduğuna göre geceleri topraklarında kim bilir ne kadar da çok yıldız çiçeği açardı. Oysa şimdi, siyah bir yas çadırı geçirilmiş üzerine kentin, kapkaranlıktı.

 

Ahzan, şakağını otobüsün camına dayamış, sarsıntılara aldırmadan öylece dışarısını izliyordu. Otobüs bunaltıcı derecede sıcaktı. Dışarıda ise yollarda buz, yol kenarlarında da yer yer kar vardı.

-İşte aynen böyle! Dedi Ahzan. “Otobüsün içindeyken, dışarıdaki zemheriye ne kadar vakıfsak; güvenli yuvalarımızda, televizyondan Gazze’yi izlerken o kadar vakıfız acılarına. İçeride ben üşümüyorum; parmak uçlarındaki hissizliği, burnunun soğuktan morarmasını, gözlerinin içinin bile donduğunu ancak dışarıda olan bilir. Ben ise ancak söyleye/bilirim.

 

Vicdanını rahatlatmak adına çıktığı yolculuğun son dakikalarıydı ve  Ahzan şimdi rahatını sorguluyordu. “Hakikat olduğuna inandığı sesi yükseltmek” böyle mi oluyordu? Bağırmak, çağırmak, sonra dağılmak, eve gelip rahat rahat uyumak…

Sevinç Durmuş /Ocak /2009

25
0
0
Yorum Yaz