Men dakka dukka!

2011-05-05 07:58:00

 

 Nedendir bilmem; son zamanlarda ne yöne dönsem; bir ananın gözyaşı damlıyor yanaklarımdan, bir babanın âhı yükseliyor ayyuka, dudaklarımdan... Yolda, hastanede, ziyarete gittiğim bir evde,  dizilerde hep benzer hikâyeler var.  Ya bana tevafuk ediyorlar ya da gündemin ortasındalar.

Çok değil, birkaç hafta önce yaşlı bir adamın elîm ölümü düştü haberlere: “İzmir'in Karabağlar ilçesinde, sokakta yaşayan kimsesiz yaşlı adam, hastane önündeki parkta ölü bulundu. Hastaneye metreler uzaklıkta, sessizce can veren vatandaşın yanında iki poğaça ve bir portakal ile yere düşmüş bir parça simit olduğu görüldü. Yiyeceklerini, bank üzerine serdiği poşetin üzerine koyan vatandaşın, yemeğe hazırlandığı, ancak yiyemeden vefat ettiği tahmin edildi.”

Gel de ağlama...

Ama bu ağlama; yaşlı adamın bu dünyadan böyle kimsesiz, çaresiz gidişine değil. Hemen yanımızdaki insanı sokaklara terk edişimize, günahımıza, duyarsızlığımıza...  

İlk değil bu haber, son da olmayacak!

Kim bilir kaç ihtiyar, hastane köşelerinde unutulacak (!), huzurevlerine bırakılacak, evlerinde yalnızlığa terkedilecek, kokusu komşularını rahatsız ettiğinde öldüğü anlaşılacak. 

Kimi donarak, kimi yanarak kimi sobadan sızan zehirli gazı soluyarak, kimi vakt-i evvelinde işlediği cürümlere, yaptığı hatalara için için ağlayarak terk-i diyar eyleyecek. Bir daha dönmemek üzere çekip gidecek bu dünyadan...

Dinleyebilseydik, hepsi ayrı bir hikâyeydi belki de... Bir kitap yazılabilirdi yaşadıklarından ya da yaşayamadıklarından. 

Şu evinde ölen teyze; belki de mutluydu eşiyle, çocuklarıyla. Ta ki; elden ayaktan düşünceye kadar… Herkes kendi hayatını yaşayacak ya, kim uğraşırdı ihtiyar bir anayla? Ayak bağıydı ancak!

Şu eski battaniyeye sarılarak banka yatan ve son uykusuna dalan amca; nasıl da çalışmış, çabalamıştı çocuklarını ele güne muhtaç etmemek için yıllarca. Güvenmişti insanlara. Kefil olmuştu bir dostuna, ahir ömründe sefil olacağından bihaber… Bir imza yetmişti hayatını karartmaya. Elde avuçta bir şey kalmayınca sokaklar açmıştı aguşunu ona da.

Ya şu kendini kameriyeye asarak intihar eden Cemal Amca? Huzurevinin ismi yetmemiş miydi huzuru bulmasına?

Suçlu kim?

Akıbetini hesap etmeden yaşayıp yaşlanan o insanlar mı?

Nereden bileceklerdi ki, koklamaya kıyamadıkları goncaları, gün gelecek dikenleri ile kanatacaktı yüreklerini. Yemeyip yedirdikleri çocuklarının büyüyünce aynı sofrada yemek yemekten iğreneceğini, bir vakitler anne baba iken isimleri; kocakarı, moruk diye çağırılacaklarını, huzurevlerinde barınacaklarını... bilemezlerdi. Yaşayacak ve göreceklerdi... Tıpkı, bizim şu an’da yirmi- otuz yıl sonrasını bilemediğimiz gibi.  Acaba, atalarımız “Kocamışın evladı olmaz” derken bunu mu kastetmişlerdi?

 

Bizi birbirimize bunca yabancılaştıran,  uzaklaştıran neydi? Bir zamanlar anne baba ailenin çekirdeği iken şimdilerde çekirdek kabuğu gibi atılması neden? 

Çok konuştukları, az önce ne söylediklerini unuttukları ve tekrar tekrar aynı konuyu aynı heyecanla anlattıkları için mi?

Anılarda yaşadıkları için mi?

Her muhabbette hastalıklarını sıraladıkları, sık sık hastaneye gitmek zorunda kaldıkları için mi?

Aksırdıkları, öksürdükleri,  tuvalete yetişemeyip altına kaçırdıkları için mi?

Kendi ihtiyaçlarını temin edemediklerinden hep birilerinin refakatine muhtaç oldukları için mi?

Yaşıtı arkadaşları, akrabaları birer birer göçtüğünden, kendilerini yalnız hissettikleri ve bu yüzden de zaman zaman aksileştikleri için mi?

Yanında kaldıkları evladını şamar oğlanına çevirip, ayda yılda bir gelip halini hatırını soran evladına sevgi seli oldukları için mi?

Sorular uzar gider...

Haklılar ya da haksızlar…

Düşünsek şimdi; anne babadan vazgeçme nedenlerimiz bunlarsa eğer, bir gün bizim de başımıza gelmeyecek mi?  Men dakka dukka!..

Hani Müslümanız ya, referansımız Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimiz’in (s.a.v) sünnet-i seniyyesi ya, peki ayet ve hadis-i şerifler ne diyor bize bu konuda?

Kur’an-ı Kerim, anne babaya iyilik yapmayı emrediyor,  iyilikten yüz çeviren kimseleri isyancı ve bedbaht bir zorba olarak nitelendiriyor ve diyor ki Allahû Teâlâ:

"Yalnız Allah'a ibadet edeceksiniz, ana-babalarınıza iyilik yapacaksınız. Şayet bunlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa sakın onlara "öf " dahi deme,  azarlama, onlara tatlı söz söyle. Onlara, saygı belirtisi olarak tevazu kanadını aç da, ‘Ya Rab, küçüklüğümde bana şefkat gösterdikleri gibi, sen de onlara merhamet et’ de" (İsra, 23, 24)

Peygamber Efendimiz (s.a.v) "Yazıklar olsun o kimseye" dediğinde Ashab-ı Kiram; "Kimdir o? Ey Allah'ın Resulü! " diye sorunca; "Ana-babası veya bunlardan birisi yanında ihtiyarladığı halde, Cennet'e giremeyip Cehennem'i boylayan kimsedir" (Müslim, Birr, 9) buyuruyor.

Allah’ın rızasının anne babanın rızasında, gazabının da anne babanın gazabında olduğu bilinciyle adım attığımızda adımlarımız bizi cennete ulaştıracaktır.  Anne babamıza evimizin ve gönlümünüz kapılarını kapadığımızda, cennetin kapıları da kapanacaktır yüzümüze. 

Ne mutlu anne babası hayatta olana! Büyük pişmanlıklar yaşamamak için vakit çok geç değil onlara!

 

Sevinç Durmuş/Nisan/2011

205
0
0
Yorum Yaz