Hased Etmekten...

2010-05-14 20:36:00

Fotoğraf: Sera Sıga

 

İpek gibi saçları, boncuk mavisi gözleri vardı.  Bir giydiğini bir daha giymezdi.  Prenseslere layık bir karyolada yatardı. Adı: Dubliye… 

O zamanlar böyle bir bebeğe sahip olmak, bir kız çocuğu için arkadaşları arasında onu ayrıcalıklı kılan yegâne şeydi.         

Halamın kızına bir akrabası Almanya’dan getirmişti.  Elinden hiç bırakmaz, kimsenin onunla oynamasına izin vermezdi.  Saçlarını tarar, bazen topuz yapar, bazen örerdi. Biz küçük yastıkları ya da rulo yaptığımız havluları kundaklayıp bebek diye sallarken dizlerimizde, Ünzile, Dubliye’sini karyolasına yatırır, öyle uyuturdu. Uyurdu da… Sahici bir bebek gibi yumuverirdi gözlerini. 

Hep fırsat kollardım, bir yalnız yakalayabilsem Dubliye’yi, ah bir ayrılsa Ünzile şu bebeğin başından! Ben ona yapacağımı bilirdim ya, yok işte. Ünzile, bir anne düşkünlüğü ile korur, gözetirdi bebeğini. Keşke bizim de Almancı bir akrabamız olsaydı, o zaman benim de Dubliye gibi yumuşak tenli, ipek saçlı, mavi gözlü bir bebeğim olurdu.  Ben de arkadaşlarıma şöyle tepeden bakardım.  Gel gör ki fakir bir ailenin -baştan beşinci, sondan üçüncü- çocuğu olunca, benim için gerçekleşmesi pek de mümkün olmayan bir hayaldi bu…

Derken bir gün bir haber geldi kulağıma.  Ünzile’nin bir arkadaşı Dubliye’nin yüzünü karalamış, annesi ne kadar silmeye çalıştıysa da kalemin izlerini yok edememiş. Yüzüne bakılacak hâli kalmamış Dubliye’nin.  Benim yapamadığımı bir başkası yapmış. Bir farkla; nasılsa gene uzar diye ben sadece saçlarını kesecektim… Demek ki tek kıskanan ben değilmişim!

Dubliye!

Hatırlayabildiğim ilk kıskançlığımdı benim, ilk hased edişim…

Çoğumuzun çocukluğunda yaşadığı kıskançlıkları vardır. Bizim olmayanı illa ki istemişliğimiz, ayak diremişliğimiz, elde edemediğimizde ise ona zarar verebilmek arzusu ile kendimizi kahredişimiz… Kimimizin aklı kırmızı ayakkabılarda, kimimizin oyuncak arabada kalmıştır belki. Hatırladıkça o günleri, “Çocukluktu işte!” der geçeriz. Peki ya şimdi? O kötü duygularımızı törpüleyebildik mi? Kardeşimizin sevinci bizi de sevindirebiliyor mu?  Hüzün dumanında boğulan dosta ağıt yakmak kolaydır,  hatta pencere açmak da öyle… Ya dostun başarısını kendi başarısı gibi kabullenebilmek! Mutlu gününde ondan daha mutlu olabilmek!  Kazandığı şeyin ardında başka hesaplar aramadan,   hak etmediğini düşünmeden içimize sindirebiliyor muyuz ona verileni...  Hasan Basri’nin (r.a) bir sözü vardır:  “Ey insanoğlu! Niçin kardeşini çekemiyorsun? Ona verilen onun hakkı ise, Allah Teâlâ’nın ikram ettiği kimseye kızmaya ne hakkın var? Şayet hakkı değilse de cehenneme gidecek adamın nesini çekememezlik edersin?”

 “Çocukluk işte!” de diyemeyiz ki artık. Büyüdük biz! Sorumluluk sahibi bireyleriz. Rabbimiz bizi tembihliyor Yüce Kitabında:

            Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” (Ankebut/64)

Çocukluğumuzun kırmızı ayakkabıları gibi, oyuncak arabası gibi, Dubliye’si gibi dünya hayatı da bir oyuncak hükmünde değil mi? Belki bugün deliler gibi peşinden koştuğumuz sevgililerimiz, günün birinde yüzüne bile bakmayacağımız, usanacağımız ve bir köşede unutacağımız küçük heveslerimiz mesabesinde olmayacak mı? 

Mevlana Hazretleri der ki: "Ey bu dünyaya râm olan, iç dünyasını ziyân eden gâfil! Bilmiyor musun ki, ölüm gününde bu duyguların hiç birisini düşünemezsin. O anda hasetlikten vazgeçsen bile bir işe yaramaz. Mezarda bu gözlere toprak dolar. Ancak sen, temiz bir rûha sahip isen, gönlün sana yoldaş olur. Onun için kendine bir bak! Mezarını aydınlatacak rûhanî bir nûrun, feyiz taşan bir gönül gözün var mı? Sen, sana emanet edilen cevheri, yâni o ölümsüz rûhun cevherini elde etmeye çalış. Onun için fazîlet sahibi olmaya gayret edip ihtiras ve hasedden uzakta dur. Yine çokça hayır-hasenâtta ve amel-i sâlihlerde bulun ki o güzelliklerle Hakk'ın huzuruna varasın."

Hal böyleyken, neden hâlâ anlık heveslerimiz için çocukça davranmakta ısrar ediyoruz? Haset illetinden kurtulmak için çabalamak yerine bu ‘Kâbil’ kıskançlıklarla neden kardeşlerimize zarar vermek için gayret ediyoruz? Yoksa bizler Yusuf’un (a.s) kardeşleri miyiz? Hâlbuki bilsek;   kendimize verdiğimiz zararın yanında, bizde olmayandan nasiplendi diye haset ettiğimiz o kişilere verdiğimiz zararın esamisi okunmaz.  Allah Kur’an-ı Kerim’de buyurur ki:

“Şu bir gerçek ki Allah; adaleti, iyi ve güzel davranmayı, akrabaya vermeyi emreder. Tüm pisliklerden/edepsizliklerden, kötülükten, azgınlık-doymazlık ve kıskançlıktan yasaklar. Düşünüp ibret alırsınız ümidiyle size öğüt veriyor.”  (Nahl/90)

Allah’ın bize verdiklerine razı olmadığımız sürece hüsran denizinin acı sularında kulaç atar dururuz.  Rabbimizin tasarrufundaki hikmeti görmeyip isyan ettiğimizde ebedi karanlıkta bocalar,  kendimize döneceğini hesap etmeden bumerangı kardeşimize atarız ve her seferinde kıskançlığın fecâatini yaşarız.

İrademize çok iş düşüyor: Hasetliği telkin eden tüm sesleri kesmenin ve dua ile Rabbimize iltica etmenin vakti gelmedi mi?

“Ya Rabbi! Bizleri, lütfettiğin nimetlere razı ve hoşnut olan kullarından eyle.  Dünyanın geçici oyuncaklarına kendimizi kaptırmaktan bizleri koru.  Güzel ahlak sahibi, has kullarının halleri ile hallenmeyi nasip eyle.  Âdem’e (a.s) haset ettiği için saadetten mahrum kalan şeytanın ve kardeşini kıskandığı için ilk cinayeti işleyen Kabil’in, sinsi bir planla Yusuf’u (a.s) kuyuya atan kardeşlerinin hali ile hallenmekten bizleri ve neslimizi muhafaza eyle. Suretimizi güzel kıldığın gibi sîretimizi de güzelleştir.

… HASED ETTİĞİ ZAMAN HASETÇİNİN ŞERRİNDEN SANA SIĞINIYORUZ.

Sevinç Durmuş / Mayıs /2010

24
0
0
Yorum Yaz