Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Ol!

2011-03-23 21:24:00

 

Bir rüya görmüştü Nehar. Ayna karşına geçmiş, ağaran saçlarına bakıp üzülüyordu.

-Eyvah! diyordu.  “Eyvah ki yaşlanıyorum...”

Uyandı, hayra yordu rüyasını... ‘Hayır olsun’du. Yaşlanmaktan korkuyordu. Kırış kırış bir ninecik olmak istemiyordu. Sonra, Efendisi (s.a.v) geldi aklına... Bir ayet ile ihtiyarlayan Peygamber (a.s)... Sevdi rüyasındaki ak saçlarını. Utandı sonra… Sevmeye, sevinmeye hakkı var mıydı ki? “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayeti idi o güzeller güzelini ihtiyarlatan. Bu  meşakkatli emir, sadece Efendimiz'e münhasır değildi hâlbuki...

-Ya ben? dedi. “Bu vakte değin emrolunduğum gibi dosdoğru oldum mu ki?”

Ashâb-ı kirâmdan Süfyân ibni Abdullah es-Sekafî birgün Peygamberimize gelerek sormuştu ya hani;

- Yâ Resûlallah! Bana Müslümanlığı öyle tarif et ki, onu artık bir başkasına sorma ihtiyacını duymayayım, demişti de Peygamberimiz (s.a.v) ona:

-Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol, buyurmuştu...

‘Allah’a inandım’ demişti Nehar, ya dosdoğru olmuş muydu?

Sahi, neydi dosdoğru olmak?

Sözünde, özünde, evinde, işinde, ibadetinde, Allah’ın razı olacağı bir halde olmak, her türlü tahrike, kışkırtmaya kapayıp gözlerini, iffetini muhafaza edebilmek, emanete riayet etmek, kul hakkını ihlal etmemek...

“Ne çetin bir şeymiş!” diye düşündü.

-Ömrünün her demi doğruluk ve güzel ahlâk ile tezyîn olunan o yüce insan bile “Beni Hûd Sûresi ihtiyarlattı” demişse, benim ömrümden ömür gitmeli değil miydi?” diye hayıflandı.  Belki de ümmetinin hâlini düşünmüştü de soluvermişti “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” hitabı karşısında o gül güzeli... O Peygamber ki zaten “Dosdoğru bir yol üzere” idi. (Hacc/22) Akrabayı koruyup gözetirdi. Konuştuğu zaman dosdoğru konuşurdu. İşini görmekten âciz olanlara yardım ederdi. Fakirlerin elinden tutar, misafiri en iyi şekilde ağırlardı. Haksızlığa uğrayan kimselere arka çıkardı. Öyle diyordu Hz. Hatice, Hira’da Cebrâil (a.s) ile ilk karşılaştığı ve “Oku!” emriyle başlayan ilk vahyi aldığı gün titreyerek “Bana neler oluyor?” diye soran âlemlere rahmet olacak o Kutlu Peygamber’e. 

Evet, zordu ama bir o kadar da muhteşem bir kanun maddesiydi “Dosdoğru ol!” emri. İmkânsız da değildi. Allah, kuluna taşıyamayacağı yük yüklemezdi.

Toplumun her bir ferdi muhatap bilseydi kendini, fevc fevc yükselecekti. Halife-i arz olduğunun bilinci ile Ahsen-i takvim olacaktı. Pazarcı hileyi karıştırmasa rızkına, gücüne güvenen mazlumu ezmese, zengin yoksulu gözetse, idareciler adaleti… Kafasını iki yana salladı hızlıca.

-Yok, yok! dedi. “Başkalarını yargılamaktan vazgeç de önce kendinden başla. İlk muhatap sensin. Dosdoğru ol! Hadi!...”

Değişmeliydi… Allah ve Rasulü’nün razı olmayacağı eylemlerini meşrulaştırmak için türlü bahaneler ürettiği eğri büğrü bu yolda daha ne vakte değin tökezleye tökezleye gidecekti? Oysa günde kırk kere “Bizi dosdoğru yola ilet” diye dua ediyordu. Demek ki duası dîl-i sûzana uğramıyor, sadece dilden çıkıveriyordu.“Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz.”(Ahmed b. Hanbel, Müsned III, 198)diyordu Allah’ın sevgilisi. Mademki dosdoğru olmayı salık veren bir peygamberin ümmetiydi, vakit kaybetmeden o dosdoğru yola revan olmalıydı. Kan revan içinde bile kalsa bu yolda,  bir daha asla geriye dönmemeliydi.  Necip Fazıl’ın şiiri yankılandı kulaklarında:

Gel, dünya, murdar kafes!
Gel, gırtlakta son nefes!
Gel, Arşı arayan ses!
O'nun Ümmetinden ol!

O’nun ümmetine gayret yakışırdı, vakar yakışırdı, dinde sebat, doğru yolda kararlılık yakışırdı. İfrata ve tefrite kaçmadan, emrolunduğu gibi dosdoğru olmak ve Hz. Ebubekir gibi dua etmek yakışırdı: “Ya Rabbi! Doğruyu bize doğru olarak göster ve ona uymayı bize nasip et ve yanlış, bozuk olan şeylerin yanlış olduklarını bize göster ve onlardan sakınmamızı nasip et! İnsanların en üstünü hürmetine bu duamızı kabul buyur!”

Ve elbette ki cennet yakışırdı: “Şüphesiz "Rabbimiz Allah'tır" deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: "Korkmayın, üzülmeyin, size (dünyada iken) vâdedilmekte olan cennetle sevinin!” (Fussilet/30)

Ayetin meâli, melâlini alıp götürmüştü sanki. Ağarsa da saçları, bükülse de beli, artık üzülmeyecekti. Doğru yolda olduktan sonra, gerisi ne gamdı ki?

 

Sevinç Durmuş/Mart/2011

 

 

0
0
0
Yorum Yaz