Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm

2009-02-22 13:37:00


“Öfkeyle, nefretle sefere çıkan
Sıcak yaz gününde kışa tutulur
Ben kralım diye değerler yıkan
Fildişi sarayda taşa tutulur.”

(Abdurrahim Karakoç)


            Bir söz vardır: “Hayatta en çok pişman olacağınız konuşma, öfkeliyken yaptığınız konuşmadır.”   Peygamberimiz de:  “Öfkelenen sussun” [1] diye buyurur bir hadis-i şerifte.  Her insan kızabilir; patron işçisine,   öğretmen öğrencisine, yolcu şoföre,  satıcı müşteriye, eşler birbirine sinirlenebilir. Tıkanan bir lavabo, kesmeyen bıçak, bozuk asansör, maç saatinde kesilen elektrik, yoğun trafik, vaktinde sözleştiği saatte gelmeyen arkadaş, değer verdiği mevkii ve makamdan olmak, hakkı olanı alamamak...  Liste uzar da gider. Şiddete meylettirmediği, saldırganlaştırmadığı, kişinin kendisine ve çevresine zarar vermediği sürece kızmak doğal bir duygudur. Nitekim Peygamberimiz de:  “Ben de insanım, diğer insanlar gibi kızarım buyurarak, kızmak eyleminin fıtri bir duygu olduğuna işaret etmiştir. Fakat O (s.a.v)  öfkesini yener ve affederdi. Kızgınlığı onu adaletten ayırmaz, haksızlığa meylettirmezdi.

            Sinirlendiğinde gözü hiçbir şeyi görmeyen, ağzına geleni söyleyen, kırıp döken, belki öldüren insanlar o haldeyken insanlık elbisesinden soyunduklarını, doğallıklarını yitirdiklerini göremezler ama duruma şahit olanların gözünde değerleri  “sıfır”a iner. İtibarını, saygınlığını yitirir, haklı bile olsa haksız duruma düşer. “Öfke gelir, göz kızarır. Öfke gider, yüz kızarır” diye boşuna söylememiş atalarımız. Hemen her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında anne katillerinin, birbirini bıçaklayan gençlerin, cinnet geçiren eşlerin haberlerini okuyor, ardından “cani, katil, vicdansız” diyerek böyle bir cürmü nasıl yaptığına hayretler ediyoruz. Ama düşünmüyoruz ki;  öldüren, kesen, küfreden, cinnet geçiren o insanlar da bizim gibiydi.  Biraz önce öfke ile bağırdığımızı, belki çocuğumuzu dövdüğümüzü, eşimize hakaret ettiğimizi unutuyoruz.  ‘Bizi öfkelendiren durum karşısında haklıydık…’  Biz öyle düşünüyoruz. Üçüncü sayfaya konu olan insanlar da kendilerinin haklı olduğunu düşünmüşlerdi belki. Hakları ihlal edilmişti, tahkir edilmişlerdi,  önemsenmemişlerdi, hayal kırıklığı yaşamışlar ve incinmişlerdi.  Aylardır, senelerdir biriktirdikleri o anda patlayıvermişti.  Yıllarca kül altında için için yanan köz misali, rüzgârı görünce parlayıvermişlerdi. Sonuçta önadları katil, cani, vicdansız olmuş, öyle tanınmış, öyle bilinmişlerdi.  Parlayan ateş öfkelendireni yok ettiği gibi, öfkeleneni de yakıp yok etmişti ve öfke, öfkeyi oluşturan nedenlerden çok daha fazla zarar vermişti.

            Olaylara karşı tepki vermek olağan bir durumdur.  Ancak tepkinin ölçüsü önemlidir. Bir şehirde küçük küçük depremler olduğunda, deprem uzmanları bunun iyiye işaret olduğunu söyler.  Enerji boşalmasıdır küçük depremler. Büyük depremin şiddetini ve vereceği zararı azaltır. İnsanlarda da durum böyledir aslında. Sorunlarla karşılaşan insan, bu sorunları çözüme ulaştırmak yerine içine atarsa, günün birinde içinde biriktirdiği basınç büyük bir patlamaya sebep olacak ve o kişi öncü depremleri bastırdığı için çok şiddetli bir sarsıntı ile yıkıma neden olacaktır.  Belki sevdikleri, belki istemeden zarar verdikleri, belki de kendisi enkaz altında kalacaktır.

            Kur’an-ı Kerim’de: "(O takva sahipleri) bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfkelerini tutanlar, insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyilik edenleri sever." (Âl-i İmran, 3/ 134) buyrularak, Allah’tan hakkı ile korkan kimselerin öfkesini tutanların olduğuna dikkat çekilmiştir. Peygamberimiz de bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:

            "Kuvvetli ve kahraman pehlivan, herkesi yenen kimse değildir. Kuvvetli ve kahraman pehlivan ancak öfke zamanında nefsine mâlik olan ve öfkesini yenen kimsedir" [2]

            Öfke kontrol edilebilir bir duygudur. “Ben böyleyim”  “çok sinirliyim” “öfkeme hâkim olamıyorum” gibi cümlelerin arkasına sığınarak tedaviden kaçmak zayıflıktır. Hele de “Korkaklar gibi sineyim mi?” demek, korkaklığın âlâsıdır. Bizlere; öfkelendiğimizde oturmak, abdest almak, bulunduğumuz yeri ve konumu değiştirmek, Allah’a sığınmak tavsiye edilmişken, nefsimizin ve gururumuzun sesini dinleyerek, şeytanın atını şahlandırmak, onu sevindirmek niye? Bize; “Aşırıya giden helâk olur” diye öğretilmemiş miydi? Dünyalık meseleler, kişisel çıkarlar, geçici hevesler için değil sadece Allah için buğzetmek emredilmemiş miydi? İşlerin hayırlısı vasat olanı değil miydi?  Sabır tavsiye edilmemiş miydi?

            “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki candan bir dost olacaktır. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.” (Fussilet, 34-35) demiyor muydu Allah?

            Alıp başımızı ellerimizin arasına, enine-boyuna düşünerek orta yolu bulmanın ve sivri olan yanlarımızı törpülemenin vaktidir. Kime ne için ve ne zaman kızacağımızı bilmenin, bilediğimiz kılıçlarımızı yerli yersiz savurmak yerine, kınına koymanın vaktidir. Bir “Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm” diyerek, şeytanları kovmanın vakti… Hemen, şimdi!

Sevinç Durmuş /Şubat/2009

 

 



[1] Buhari, Cihad, 164; Meğazi, 60, Edeb, 80, Ahkam, 22; Müslim, Cihad, 71; Ebu Davud, Edeb,17; Ahmed, a.g.e., 1/229,  3/131,209, 4/399,412,417

[2] (Müslim, Birr ve Sıla, 107).

78
0
0
Yorum Yaz