Duvar Yazıları

2011-05-05 08:10:00

 

Akşamdan kolalanmış, bembeyaz kurdele ve yakalar,

güneşin rengini yaladığı,

cırcır böceğini andıran yeşil, siyah ve kırmızının karışımı bir renk alan,

en az iki yıl daha okul yolunda refakat edecek olan abladan kalma siyah önlük,

bayramda alınmış, gelecek seneye dek özenle korunan/korunması gereken kırmızı rugan ayakkabılar...

Yedili, sekizli yaşlar...  

Okuma yazmayı henüz sökmüş olmanın heyecanıyla heceleyerek de olsa gördüğümüz her yazıyı okuma telaşına düştüğümüz yıllar.

Otobüste giderken önümüzden geçiveren tabelaları ivedilikle okumaya çalışır, çaktırmasak da sesimizi yükselterek otobüs sakinlerinin dikkatini çekmek ister, iltifatlarını beklerdik.

“Aferin sanaa… Bak, ne güzel öğrenmişsin.”

“Maşallah pek de akıllı!”

Her zaman olmasa da gayretlerimizin karşılığını alır ve takdir görürdük. 

Öğrendiğimiz her harfi, her kelimeyi hatta her şekli toprağa kazırdık.

Güneşe baktık, mum ışığında islenmiş camlardan...

İlk sanatsal yapıtımızdı belki de toprağa çizilmiş bir yuvarlak ve etrafında gelişigüzel çıkarılmış çizgilerden ibaret güneşin resmi.

Dokuz on yaşlarına geldiğimizde ilk aşklarımızın ismini yazdık duvarlara.

İnşaatlardan arta kalan tuğla parçalarını tebeşir olarak kullandık.

Ali, Ayşe’yi seviyormuş.

Duvar gazetesi sayesinde haberdar olduk.

Kalpler çizdik özenle, ok geçirdik içinden;

acıyı temsil etsin diye.

Hâlbuki bilmezdik de o zamanlar,

aşk nasıl acıtırdı bir canı...

Ablamızdan kalan elbiseler, önlükler giydiğimizden mi ne, boyumuzdan büyük sevdalarla aşık atardık.

Duvarlarda sadece ilan-ı aşklar afişe edilmiyordu o yıllarda...

Siyasi ve ideolojik çatışmaların mahsulü yeni yazılar peydah olmuştu. 

Hatırlarım; annem yaz temizliği için kireç söndürürdü bir tenekenin içinde. Seksen ihtilalinin hemen öncesinde de her yıl olduğu gibi odaların badanasını yapmış, kalan kireci dışarı çıkarmış ve üstünü örtmüştü. Sabah, girişteki duvarları da badana yapmak için tenekeyi aldığında, kirecin azaldığını görmüş ama bir anlam verememişti. Az sonra konu komşunun tepkileri duyulmaya başlayınca öğrendik bizim kirecin başına geleni. Gece boyunca sokaktaki herkesin duvarlarına sloganlar yazılmıştı. Teşekkür bâbında mıydı bilmem, sadece bizim evimizin duvarlarını temiz bırakmışlardı.

Anlamazdık…

Üniversitede okuyan gençler sağcı ya da solcu olmak zorunda mıydı?

Neden bu kadar nefret doluydu söylemleri?

Eylemleri neden hep şiddete meyyâldi?

Kimi susturacaklardı, kime kan kusturacaklardı?

O yumruklar kimin tepesine inecekti?

Polisler, ellerinde fırça gördüğünde neden peşine düşerdi gençlerin?  Duvarlara yazı yazmak neden tehlikeli ve yasaktı?

Faşistler kimlerdi, devrimciler neyi devirmenin derdindeydi?

Bilemezdik…

Yazıldığının ertesi günü sloganların üzeri başka bir boya ile kapatılırdı ya da karşıt gurup tarafından yeni sloganlar yazılırdı

ama

nedense alttan alta gösterirdi gene de kendini.

Sanki o dönemin serkeş duvar yazıları,

inadına bir varoluşun mücadelesiydi...

Şimdi düşünüyorum da,

aslında hiç silinmeseydi,

geçmişte neler yaşanmış, insanlar nelerden nefret etmiş, neleri sevmiş, nasıl aldanmış, aldatılmış;

tıpkı mısır hiyeratikleri gibi,

mağaralara çizilen resimler gibi,

camilerdeki bilezik yazıları gibi taşınsaydı yüzyıllara.

Tarihi birer vesika olarak korunsaydı.

İbret alınsaydı…

Olmadı; hafızayı sıfırlamak adına siliverdik geçmişi,

unuttuk gitti...

 

On iki yaşlarındaydık.

Kırmızı pabuçlarımız eskimişti, hem eskimeseydi de giymezdik artık.

Büyüyorduk... 

Yeşil, pembe, mavi, renk renk naylon ayakkabılar süslüyordu

durmadan büyüyen ayaklarımızı.

Duvar yazılarına okul sıralarını ve otobüs koltuklarını da dâhil etmiştik.

Ne de olsa okumayı yazmayı seven bir millettik. (!)

Ali, Ayşe’yi hâlâ seviyordu

ama

üç kelime yetmiyordu artık sevdayı anlatmaya.

İlk harflerine dikkat çekerek akrostiş şiirler yazdık sevdiğimizin adına.

Seviyorum ama kimi

En tatlı birisini

Nasıl söylesem sana

İlk harflerine baksana

Birçoğumuzun öğrendiği ilk aşk şiiriydi belki de,

hatıra defterimizin hemen her sayfasında yazılı olan...

Ve gençlik yılları…  

Duvarlar hâlâ duygulara tercüman ama delikanlılar için. 

Ne var ki;

Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş almıştı

Ayşe’nin, Şengül’ün, Gülistan’ın yerini. 

Genç kızlar da duvarlara yazamazdı, utanırdı ama öğretmenden azar işitmek pahasına okul sıralarına kazırdı duygularını.

O zamanlar Facebook duvarı yoktu.

Art niyetle de olsa, bize kimse “Ne düşünüyorsun?” diye sormazdı.

Grafiti henüz icâd olunmamış,

o yılların haylaz kentli çocukları sprey boyalarla tanışmamıştı.

Gaz, ekmek, yağ kuyruğundan yeni kurtulmuş,

insanı canından bezdiren elektrik kesintileri nedeniyle lüx ışığında

ders çalışan bir nesil için spreyler,

renkli boyalar lüks icatlardı.

Siyah beyaz bir filmdi hayatımız.

Büyüdük, kocaman olduk.

Ev bark kurduk.

Çoluk çocuğa karıştık.

Duvar yazıları çıkmadı hayatımızdan. 

Çöpünü kapımızın önüne ya da evimizin bitişiğindeki arsaya döken komşumuzu deşifre ettik duvarlarda.

“Buraya çöp döken eşşektir” gibi edebi (!) cümleler kurduk.

Bazılarımız üslubunu yumuşattı;

“İlimdir insanlığın rehberi, bina köşeleridir eşeklerin çöp dökme yeri.” dedi.

Velhâsıl-ı kelâm; duvar yazılarında edebiyatımızı konuşturduk.

Yaşlandık sonra…

Kimi ekmek parası derdi ile hasreti ka  tık edip gurbete gitti,

kimi ana duasını azık edip okumaya...

Duvarlarla konuşur olduk,  kalınca bir başımıza.

Özlediklerimizin, yolunu gözlediklerimizin hayâlini resmeyledik duvarlara.

Nihayetinde,

başucumuzda bir duvar yazısıyla yazmak eylemine nokta koyduk.

İsmimizin altında iki tarih düşüldü beyaz bir taşa;

Doğdu ve öldü!

Ruhuna el – Fatiha...

Sevinç Durmuş / Mayıs / 2011 

 

574
0
0
Yorum Yaz