<Senden Sana>



Bir Çelişkinin Denemesi

10/4/2009 · Kategori: Deneme




"Nevbaharın gülşeninde nefha nefha bir letafet.

Kimine Hüda’dan bir sır, kiminin ruhuna afet! "

Her sabah geçtiğin yolun kenarındaki çimenlik, bir önceki günden farklı bir tebessüm ile gamze çakıyor sana, görüyor musun? Toprak, dün giydiğini bugün giymiyor, renkten renge giriyor. Şu mavi mineler; çelimsiz hallerine bakmadan ne de güzel serpilmiş toprağın üzerine… Bindallı giymiş nazenin gelin misali… Dün sarı papatyalar tek tük boy gösterirken,  bu sabah bir tabur olmuş, selama duruyor.  O incecik, cılız bedenlerine rağmen başları dik! İmreniyorsun onlara,  cesaretle açışlarına hayran kalıyorsun. Yarın solarsam diye ya da bir çocuk gelip koparır atarsa diye korkmuyorlar.  Ayaklar altında ezilse de ne gam, baş kaldırdı ya toprağa, açtı ya bir kere, gördü ya göreceğini, yaşadı ya visali; kâfi…

Hayvanlarda başka bir coşku, başka bir koşuşturma… Karıncalar, kelebekler, börtü böcekler coşkun bir aşkın arifesinde… Bir hareket, bir değişim var. Tüm bunları birkaç dakika izlemek dahi insanın başını döndürmeye yetiyor. Gökyüzü de ayak uydurmuş bu değişime;  yeni çarşafını serivermiş çarçabuk, mavinin en berrak tonunda.  Dün karalar bağlamış, gözyaşı dökmüştü oysa.

Değişmemek için direnen bir sen misin âlemde? Bırak, baharlar gelsin şu virane bahçene. Çiçek açsın dalların, uğur böcekleri gelip konsun. Bu bahar senin uğurun olsun. Neden gönül hanenin kapılarını kilitliyorsun? Baharın bitimli olmasından, yeniden sonbahar rengine boyanmaktan, bozulmuş bağlar gibi hazan olmaktan mı korkuyorsun?

Değişmeyi denersen, beceremezsen, yarı yolda kalırsan, geriye dönmeye yüzün olmaz diye mi bu korkun? Hayatın sana verdiklerini tümden kaybetmeyi mi göze alamıyorsun yoksa geride bıraktıklarının âhından mı imtina ediyorsun?

Ya senin âh-u zârın? Başkalarını mutlu edebilmek adına içinde biriktirdiğin ıstırabın?

Kim duyar ki? Her harfinde kaç elif miktarı sustuğunu sen bile bilmiyorsun. “Nun”unu ihfa eyledin. Sükuta boğuldun, avazına kadar; izharın edebe mugayir olur diye… Vav edasıydı nasibin, hüznün rahminde… Elif olamadın, doğmaya, doğrulmaya cesaret edemedin. Ebedi “Vav” kalmaya müstehak oldun. Çığ olup yutasın varken sana acı veren her şeyi; “Başımın/gözümün/özümün selametine, bir de bana güvenenlerin, inananların düşleri kırılmasın” deyip, çığlığını yutkundun.

Neden böylesin bugünlerde sen? Bir visalin zevkindesin, bir firkatin eleminde… Kâh isyanın zirvelerine çıkıyor, kâh salıveriyorsun kendini aşağı, teslimiyet havuzunda guslediyorsun. “Değişmeyen bir ben miyim?” diyordun ya, bak gördün mü sen de hâlden hâle giriyorsun. Şarkıda söylendiği gibi; “Bahardan mı yoksa aşktan mı?” bu ahvâlin.

Oysa bilmez misin ey gönlüm! Aşk uzak sana, baharsa tuzak…

Ne demişti şair:

“Yücelir mânâya bel bağlayanlar

Hakikat yolunda zevk sağlayanlar

Bedenle gönül ve göz eğleyenler

Şehvete dalmıştır sevdaya değil”

(Süleyman Arif Emre)

Anlasana; gördüklerinden ibret almak yerine isyanlarda başrolü kapma derdinde olduğundan acıyor ruhun. Mânâ âlemine açsaydın pencereni, isyan zaviyesinden seyr-ü sefa eyleyen nefsine nefes aldırır mıydın? Hâlbuki biliyorsun da; bir adım öten uçurum… O bir adımı atmamalısın. Geriye dönüp, bakmalısın. Toprağın, çiçeğin, börtü-böceğin zikrini duymalı, lisan-ı hal ile tesbihatlarına şahit olmalısın.  Onların, başkalarını mutlu etmek adına kendilerini adayışlarını görmeli, hayran olduğun o sarı papatyaların, kör gözüne parmak sokarcasına açışlarında başka mânâlar bulmalısın. 

Sen böyle olmalısın!

Asi bir kuş gibi çırpınsa da yüreğin, aldırma; inadına daha derinlere tutunmalı köklerin. Kanaat kanatlarınla uçamazsan ey gönül, korkuyorum; bir gün dibe çakılıverirsin. 

Sevinç Durmuş

 

Söğüt Ağacı

2/4/2009 · Kategori: Seyr




Yapım:İran
Tür:Dram
Yönetmen:Majid Majidi
Senaryo:Majid Majidi,  Nasser Hashemzadeh,  Fouad Nahas Yapımcı:Majid Majidi
Görüntü Yönetmeni:Mahmoud Kalari,  Bahram Badakshani,  Mohammad Davudi
Müzik:Ahmad Pezhman
Süre:1 saat 35 dk

Bir film izledim bugün.

'Konuş benimle! Hiç kimseye söylemeden buna ne kadar daha katlanabilirim?
Bir gün? Bir hafta? Bir ay?
Kendim için mi  üzüleyim, yoksa onlar için mi?'


Böyle başlıyor film. Bir ırmak kenarında kızıyla yaptığı çubuk yarıştırma oyunu yapan, gözleri görmeyen bir baba. Adı Yusuf. Üniversitede edebiyat profesörü.  Küçük kızı, eşi, annesi, dostları, öğrencileri onu çok seviyor. Eşi eli-ayağı olmuş. Okuma ve yazmalarında ona yardımcı oluyor.

Çocukken havai fişek kazası ile gözlerini kaybeden Yusuf sürekli Allah ile konuşuyor ve gözlerinin görmesi için yalvarıyor. Dualara icabet ediliyor ve Yusuf’a Paris yolu görülüyor. Paris’teki hastane bahçesinde gözleri çok az gören biriyle tanışıyor. Adam ona ceviz ağacının güzelliğinden bahsediyor, Yusuf da söğüt ağacına olan sevgisinden… Adam, Yusuf’un resmini çekiyor ve bu resmi sana yollayacağım diye söz veriyor. 

Yusuf’un Paris’te  geçirdiği ameliyat başarı ile sonuçlanıyor. Gözlerindeki bandajın açılması için ertesi günü bekleyemeyen Yusuf, bandajını kendisi açıyor ve ilk kez ışıkla karşılaşıyor.  Daha sonra bir karınca görüyor. Boyundan büyük bir kırıntıyı taşıyan karınca çok ilgisini çekiyor. Koridorda neşe ile hızlı hızlı yürürken bir camda kendi yansımasını görüyor ve şaşırıyor.

Daha sonra ülkesine dönüyor. Havaalanında onu büyük bir kalabalık karşılıyor. Onların içinde annesini görüyor ilkin. Tanıyor annesini. Daha sonra eşini arıyor, gözüne ona el sallayan, gülümseyen  çok güzel, genç bir kız ilişiyor. Annesi, gelininin yanına giderek, Yusuf’a işaret ediyor.   Yusuf memnuniyetsiz gözlerle süzüyor. Sonrasında eve gidiyorlar. Yusuf, eşine bir yabancıymış gibi davranıyor, ilgilenmiyor. Aklı, fikri havaalanında gördüğü güzel kızda. Bu güzel kız, Yusuf’un üniversitede öğrencisi…  Birlikte çekindikleri bir resmi çalışma kâğıtlarının arasında sakladığını görünce eşi artık tahammül edemiyor ve kızını da alarak evden ayrılıyor. Yusuf’un annesi bu duruma çok üzülüyor ve onu geri getirmesi için ikna etmeye çalışıyor. Yusuf isyanlarda… Kendi hayatını yaşamak istediğini haykırıyor. Evindeki bütün kitapları, kasetleri bahçeye atıyor, daha sonra da yakıyor. Kendine yepyeni bir hayat kurmak istiyor. Genç kızla konuşmak için okuluna gidiyor, kız okuldan erkek arkadaşı ile birlikte çıkıp arkadaşının arabasına binince sükut-u hayal ile geri dönüyor. Annesinin hasta olduğunu öğreniyor. Sonrasında da gözleri gene görmez oluyor. Hastanede sinir krizleri geçiriyor, kabullenmek istemiyor.  Ona yardım etmek isteyen dostunu azarlıyor, iteliyor.

Ameliyattan önce huzur içinde yaşayan, başarılı, sevilen, sayılan insan kendini oradan oraya savuruyor. Yolun kenarındaki kanalizasyona düşüyor. Üstü-başı perişan, kirli, leş gibi kokan bu insana çevresindekiler tiksintiyle bakıyor ve uzak durmak için kaçıyorlar.  Evine dönüyor, kimse yok! Hemen havuza attığı Mesnevi’yi bulmak için havuzun içine giriyor, el yordamı ile onu buluyor ve içinden bir kâğıt çıkarıyor. Bu, ameliyat olmadan önce Allah’a yazdığı mektuptur. Allah’a onun için yaşayacağına dair söz vermiştir yazısında. O sırada kağıt üzerinde bir karınca geziyor ama adam artık karıncayı da göremiyor.

Nihayet anlıyor ki, gözlerini kazandığı gün, sahip olduğu her şeyi kaybetmiştir. Kendi elleriyle, cennet olan hayatını cehennem etmiştir.

Beni tanıyanlar bilir, film izlemeyi pek sevmem. Söğüt Ağacı alt yazılıydı ama ben film bitene kadar yazıları okuduğumu bile farketmedim. Öyle aktı-gitti. Yusuf karakterini canlandıran oyuncu gerçekten çok başarılıydı. Özellikle yürüyüşü, adımlarını yukarıdan yukarıdan atmaya çalışması inandırıcı olmuştu. Film o kadar inandırıcı geldi ki, bitene kadar adama söylendim durdum: "Oh iyi oldu, yaşına başına bakmaz mısın, böyle rezil olursun" diye . Yaşadığı drama üzülemedim bile . Film bittiğinde arkadaşımın (Nuran) yorumu daha ilginçti:
-Seninle film izlemek hiç zevkli olmuyor, dedi bana!?
Acemiyim, hele bir kaç film izleyeyim, de mi ama? ;)

Şiirden Hikâyeye (Ödev)

19/3/2009 · Kategori: Hikaye

benim bildiğim her şeyin adı bir yeşil
ay gelir yaz gecesi ortalarda dolaşır

ay gelir ortalarda dolaşır
ay gelir ortalarda

sevdiğim kara gözlü sevdiğimin adı beşir
yazın kirli gömlek giyer kışın ortalarda üşür

kış gelir ortalarda
yaz gelir ortalarda

sevgilim kara gözlü bir gömleği var yeşil
yaz kış onu giyer yalnız onu değişir

kış ortalarda
ay ortalarda

kuzu beşir, pamuk beşir, hemşeri beşir
ağlama beşir, dur beşir, ağlama alnın kırışır

alnın bir şey değil beşir
gönlün buruşur

yazın kışın, pazarlarda cumalarda aklım karışır
artık bildim beşir bize ağlamamak yaraşır

bana ağlamamak yaraşır
bize ağlamamak

kütahya'dan çini aldım her yanı yeşil
beşir beşir, bir gün olur her şey değişir

ay gelir ortalarda
her şey değişir



turgut uyar



SIRA ARKADAŞI

İlk tanışıklıkları ilkokul sıralarında olmuştu.

Babasının tayini bu köye çıkmıştı ve Sema’nın köy okulundaki ilk senesiydi. Hiç yabancılık çekmemiş, sınıf arkadaşlarıyla hemen kaynaşmıştı. Çok hareketli bir çocuktu. Sınıfta sürekli konuştuğu için öğretmeni onu pek konuşmayan, içine kapanık bir çocuk olan Beşir’in yanına oturtmuştu. Belki kendisi ile muhatap olacak birilerini bulamazsa ders sırasında konuşmaktan vazgeçer diye düşünmüştü. Bu sıra arkadaşlığından Beşir ilk zamanlar rahatsız olsa da zamanla alışmış, hoşuna bile gitmeye başlamıştı.  Sema,  her konuda konuşacak bir şeyler buluyor,  Beşir’i bile güldürmeyi başarıyordu.  Hatta bazen Beşir de ona mukabelede bulunuyor,  şakalaşıyordu.  Sema’yı Beşir’in yanına oturturken Sema’yı susturma niyetinde olan öğretmen de bu durumdan memnundu. Beşir dört yıldır öğrencisiydi ve onu hiç bu kadar mutlu görmemişti.  Beşir hep susur,  dalıp dalıp giderdi.   Köye geldiği günden beri böyleydi. 

İlkokul bitmiş, ortaokul ve liseyi de birlikte okumuşlardı.  Her gün köy arabası ile ilçeye birlikte gidiyor, akşam birlikte dönüyorlardı.  Hiç ayrılmıyorlardı.  Yol boyunca Sema konuşuyor, Beşir dinliyordu. 

Lise de bitmişti. Artık aynı sırada oturamayacaklar, aynı araba ile yolculuk yapamayacaklardı. Sema Dumlupınar Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ni kazanmıştı. Ailesi de onunla Kütahya’ya taşınacaktı. Kızlarının yabancı bir şehirde yalnız kalmasına razı olamazlardı.

Köydeki son günüydü.   Beşir ile geçireceği son gün…

Buluşmuşlar ve birlikte köyün çıkışına doğru yürümeye başlamışlardı. İkisi de susuyor,  ilk sözü söylemeye cesaret edemiyordu. Sema:

-Şurada biraz oturalım mı? diye sordu.

Beşir kafası ile onaylayınca, büyükçe bir kayanın üstüne oturdular. Sema:

-Halan anneme söylemiş. Aileni kaybetmişsin. Neden onlardan hiç bahsetmiyorsun? Bak, ben sana her şeyimi anlatıyorum, sen neden hep susuyorsun?

-Üzülürsün diye…

-Seni üzen neyse, varsın beni de üzsün be, hadi söyle.  Anlat bana, içindeki karanlık odanın kapısını aç.

Beşir, avuçlarıyla yüzünü ovuşturdu, kaşlarını düzeltti.  İçine bir nefes çekti ve “Peki” dedi.

-Temmuz ayının son Pazar günüydü, diye başladı söze.

-O gün babam, “Bugün değişik bir şeyler yapalım”  dedi. Tarla yerine gölete gidecektik. Annem evde börekler hazırladı, ablam da kahvaltılıkları ve börekleri piknik sepetine yerleştirdi.  Traktörle yola çıktık. Gölet bize çok uzak değildi. Orayı pek severdik. Hem su ile oyunlar oynar hem ağaçların gölgesinde salıncak kurup sallanırdık.  Annem sofrayı hazırlarken ablamla ben de gölete girip yüzerdik. Annem yüzdüğümüzü gördüğünde bize kızar, bazen kulağımızı çekerek piknik yaptığımız yere getirir, ıslanan elbiselerimizi değişirdi. “Yüreğime mi indirmek istiyorsunuz?” diyerek bizi azarlardı. Biz de, onun gözünün görmeyeceği yerlere kaçardık bu yüzden.

O gün de annem görmesin diye, gözden ırak bir yere gittik. Nasılsa annem sofranın telaşındaydı, bizi fark etmezdi.  Suyun derinliği dizlerimizin üstüne kadar gelmişti ki kaygan bir taşa bastığımı fark ettim.  Fark etmemle birlikte dengemi kaybetmem de bir oldu.  Ayağım kaymıştı. Ablam çığlıklar atmaya başladı. Sesi duyan babam koşarak yanımıza geldi ve beni kucakladığı gibi sudan çıkardı. Aslında o kadarcık suda boğulmazdım, yüzmeyi de biliyordum ama ablam panik yapmıştı işte.  Biraz soluklandıktan sonra annemin sofrayı hazırladığı ağacın altına doğru yürümeye başladık. Babam beni azarlıyor, nasihatler ediyordu.  Patika yolda bir karartı gördük.  Önce ne olduğunu anlayamadık, dikkatli bakınca yere yığılıp kalmış bir insan bedeni olduğunu fark ettik.   Annemden başkası değildi.  “Anneee!” diye bağırarak yanına koştuk.  Kendine gelmesi için uğraştık ama çok geçti. Annem, benim boğulduğumu zannederek telâşlanmış ve kalp krizi geçirmişti. Gerçekten yüreğine indirmiştik, onu kaybetmiştik. Ağlamamız, bağırmamız, yalvarmamız da geri getirmemişti annemizi. Babam annemi kucağına alarak özenle traktörün römorkuna yerleştirdi. Biz de yanına oturduk. Yol boyunca öpüp kokluyor, ağlıyor, hıçkırıklara boğuluyorduk. Köyün girişindeki köprüyü geçmiştik ki büyük bir sarsıntı oldu.  Traktör devrilmişti. Römork yolun kenarındaki kanalın üzerine yıkılmış ve biz de kanalın içine düşmüştük. Annem bir tarafta, ablam ve ben bir tarafta ve tepemizde ters çevrilmiş römork olduğu halde, öylece kalakaldık. İlk şaşkınlığın ardından bağırmaya ve imdat istemeye başladık. Kazayı uzaktan gören ve sesimizi duyan komşular koşarak bizi oradan çıkardılar. Benim başımda yaralar vardı ve kaburga kemiğim ile çene kemiğim kırılmıştı. Ablamın da kolu ezilmişti. Hemen ilçedeki hastaneye götürdüler.  Hastanedeyken yanımızda babamız ve annemiz yoktu, halam gelmişti. Ne zaman göz göze gelsek;  halam ağlamaya başlıyor ve pencereye doğru çeviriyordu başını. Babamı sorduğumuzda ise geçiştiriyor: “Onun bir şeyi yok, merak etmeyin” diyordu ama sanki boğazında bir devin elleri vardı ve onu boğuyordu. Öyle zor çıkıyordu sesi. Hastanede beş gün kaldıktan sonra halam bizi aldı ve bu köye getirdi.  Biz; “Evimiz” dedik, o ağladı, “Babamız” dedik, gene ağladı. Anladık ki, artık biz hem öksüz hem yetim iki kardeştik. Dayanılır gibi değildi. Annem de babam da benim yüzümden ölmüştü. O gölete girmeseydim, düşmeseydim annem ölmeyecekti, babam üzüntüsünden kaza yapmayacaktı. Benim sorumsuz davranışlarım yüzünden o güzelim yuvamızdan olduk. Ablam da halamlara sığıntı olmamak için ilk isteyene gitti. Sonra duyduk ki intihar etmiş.

Anlatırken neredeyse hiç soluk almıyordu Beşir. Ama gözlerinde dalgalanan, yanaklarına inmeye cesaret edemeyen gözyaşı ve yüzündeki şebnem misali ter, onun sıkıntılı ruh halini ele veriyordu.  Sema çok üzülmüştü.  Beşir’i nasıl teselli edeceğini bilemiyordu.  Hemen her konuda konuşacak bir şey bulan Sema, anne karnındaki cenin gibi, dizlerini karnına çekerek, çenesine dayamış, elindeki çubukla yere gelişigüzel şekiller çiziyordu. Beşir ile göz göze gelmeye çekiniyordu.  Çünkü biliyordu ki göz göze gelseler, ona sarılacak ve hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı.  Bir süre ikisi de hiç konuşmadan, öylece oturdular.  Sema sessizliği bozarak:

-  Biliyor musun? Hep merak ederdim. Bu çocuk neden hiç konuşmaz? derdim. Hatta senin kendini beğenmiş biri olduğunu düşünürdüm.    Meğer ne büyük acıların kucağında büyümüşsün.  Ama nereden bilecektim ki? Hiç bahsetmemiştin. 

Sema elindeki çubuğu uzağa doğru fırlattı, sonra hızlıca kalktı, üzerini silkeledi ve:

-Hadi, dedi.  “Çamlık Tepesi’ne çıkalım.”

Çamlık Tepesi, köyün mesire yeriydi. Bayramlarda genç kızlar ve delikanlılar, en güzel elbiselerini giyer ve buraya gelirdi. Kimi gruplar halinde, kimi çifter çifter, bir aşağı bir yukarı dolaşır dururdu.  Köyün büyükleri bayram gününde Çamlık Tepesi’ne çıkmazlar, gençlerin birbirlerine yaptıkları kurlara, işmarlara üç günlüğüne göz yumarlardı.

-Ama şimdi orada kimse yoktur ki, dedi Beşir.

Sema:

-Biz gidersek orada iki kişi olacak, biz kimse değil miyiz? diyerek Beşir’in kolundan çekiştirmeye başladı. Birlikte Çamlık Tepesi’ne doğru yürüdüler. Yol boyunca ikisi de göz göze gelmemeye çalışıyordu. Gözleri buluştuğunda ise ikisi de kıpkırmızı oluyordu.  Tepeye geldiklerinde nefes nefese kalmışlardı.  Bir çam ağacının dibine oturdular. Köy tam karşılarında, ayaklarının altındaydı.

-Seninle ilk defa ayrılacağız. Keşke sen de girseydin sınavlara, mutlaka kazanırdın, dedi Sema. Belki aynı şehirde, aynı üniversitede, gene aynı sırada okurduk. Bunları söylerken sesi titriyordu.  

Beşir de çok hüzünlüydü:

-Halamdan ve eniştemden bunu isteyemezdim. Bu zamana kadar yeterince yük oldum zaten. Burada kalıp onlara yardımcı olmak zorundayım, diye cevap verdi.

-Hem çok uzak değil ki, Kütahya te şurası.  Topu topu beş saatlik yol.  Gene görüşürüz nasılsa? 

Sema Beşir’in eliyle gösterdiği tarafa baktı.  “Te şurası” dediği yer “Taa uzaklardaydı.”  Yüreği Beşir’in yanında kalmasını söylüyordu ama babası Sema’nın okuması için ısrar ediyordu.  Kendisi gibi öğretmen olduğunu görmek istiyordu.  

-Te şurası mı? dedi. Baksana ne kadar uzak, taa orası…

Beşir başını önüne eğdi ve sustu.

Sema yanında getirdiği poşeti Beşir’e uzattı.

-Kabul et lütfen, bunu giydikçe beni hatırla.

 Beşir, poşetin içindeki hediye paketini aldı, özenle açtı. Yeşil bir gömlekti.

-Çok güzelmiş, dedi Beşir. “Gözlerin gibi”

Gözleri doldu; kırpsa sel olacaktı.  Sonra o da elini cebine soktu ve tahtadan oyarak yaptığı küçük bir kalp uzattı Sema’ya.  İçine “S” ve “B” harflerini yazmıştı kızdırılmış demir çubukla. 

İlk kez bu kadar uzun uzun bakışmışlardı ve ilk kez bakışlarıyla birbirlerine itiraf etmişlerdi içlerinde büyüttükleri sevdayı.

  Beşir:

-Sema, dedi.  Sonra yutkundu. Belli ki bir şeyler söylemek istiyordu. Gözlerini ayakuçlarına dikti. Gene yutkundu, sustu ve sonra:

-Hadi gidelim, dedi.  Kalktılar ve yürüdüler. Ama ikisinin de ayakları geri çekiyor, köye gitmeyi istemiyordu.  Sema, Beşir’in ne söyleyeceğini tahmin ediyordu.  O da Beşir’i seviyordu.

Güneş tepeden aşağı doğru süzülmeye başlamıştı.

Sema:

-Yarın sabah güneş doğarken yola çıkacakmışız. Belki vedalaşamayız. Beni unutmazsın değil mi? diye sordu.

Beşir gülümsedi:

-Deli misin sen, yıllardır çenesiyle başımı şişiren bir kızı nasıl unutabilirim? Hem insan sıra arkadaşını unutur mu hiç?

-Tatillerde köye gelmek için babama ısrar ederim. Beni kırmaz, o zaman görüşürüz. 

Sema bu söylediğine kendisi de inanmak istiyordu. Uzun bir ayrılığa tahammül edemezdi.

Ertesi gün sabah ezanları okunurken Beşir uyandı. Günlerden Cuma’ydı. Alelacele koyunları sürüye kattı ve köy arabalarının kalktığı durağa doğru yürümeye başladı.  Sıra arkadaşını uğurlamalıydı.

Yarım saat kadar sonra Sema, babası ve annesi ile birlikte durağa gelmişti. Beşir’i karşısında görünce şaşırmış, bir o kadar da sevinmişti. Beşir, Sema’nın hediye ettiği yeşil gömleği giymişti, çok da yakışmıştı.  Ayaküstü biraz konuştuktan sonra Sema annesi ve babasıyla birlikte arabaya bindi, cam kenarına oturdu, annesi de yanına…  Araba hareket edene kadar Beşir orada bekledi. Ama Sema’ya bakamıyordu. Sema’nın hemen önündeki koltukta oturan babasından utanıyordu.  Ayağı ile yeri eşeliyor,  kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.

Birkaç dakika içinde araba tüm yolcularını almış ve hareket etmişti. Çıkardığı sesler bir ağıt gibiydi. Görünmez oluncaya kadar Sema, Beşir’e el salladı.

Aylar geçmişti. Beşir gene eskisi gibi içine kapanmıştı. Kimseyle konuşmuyor, gülmüyor, yemiyor, içmiyordu.  Her gün ikindiden sonra Çamlık Tepesi’ne çıkıyor, Sema ile birlikte oturdukları çamın altına oturuyor ve uzaklara bakıyordu. Gece yarılarına kadar orada kalıyordu. Tek arkadaşı gökyüzünde ona fener tutan Ay’dı. Ay ile dertleşiyor, ona, sevdiğini görüp görmediğini soruyordu.

-Te şurası! diyordu. Sonra da:

-Taa orası! diyordu.

Cuma günleri daha da durgunlaşıyor,  sanki yaşamıyordu.   Halası, onun bu haline üzülüyor, derdini anlamak için konuşturmaya çalıyordu ama nafile. Beşir sanki konuşmayı unutmuştu.

Birisi ona bir şey sorsa:

-Te şurası, taa orası, diyordu sadece.  Sürekli tekrarlıyordu:

-Te şurası, taa orası!..

Durumu her geçen gün daha da kötüye gidiyordu. Hep yeşil gömleği giyiyor, halası yıkamak için çıkarmasını istediğinde kızıyor, ya Çamlık Tepesi’ne ya araba duraklarına ya da köyün çıkışındaki büyük kayanın yanına kaçıyordu.  Köyün çocukları onunla alay ediyor, arkasından:

-Cahil Beşir, Deli Beşir! Te şurası, taa orası diye bağırıyorlardı. Beşir yerden taş alır gibi yapıyor, çocukları kovalıyor, sonra da Çamlık Tepesi’ne sığınıp, orada saatlerce ağlıyordu.  

Tam dört yıl olmuştu.  Halası da âhirete göçmüş, Beşir yapayalnız kalmıştı.  Köylü bir şeyler verirse yiyor, yiyecek bulamadığı zamanlarda aç yatıp, aç kalkıyordu. Zayıflamış, alnı kırışmış, yanakları çökmüştü. Kara gözleri bir derin çukurun içinde kalmış gibiydi. Üzerinde, orası burası yırtılmış, düğmeleri kopmuş, yakası ve kolları katran gibi simsiyah olmuş yeşil gömleği vardı.   Havalar soğumaya başlamış, kış kapıya dayanmıştı.  Köylüler Beşir’e kışlık kazaklar veriyor, giymesi için ısrar ediyor ama Beşir hiç birini kabul etmiyor, fırlatıp bir kenara atıyordu.

Bir Cuma günüydü. Gene araba duraklarının çevresinde dolaşırken bir ses duydu:

-Beşir!

Ses o kadar güzel, o kadar tanıdıktı ki, içinde ılık ılık bir şeylerin dolaştığını hissetti. Sesin geldiği tarafa döndü. Elleriyle yapıp hediye ettiği tahta kalbe bir delik açmış, zincir takmış ve boynuna asmıştı. Evet, oydu! Hiç gelmeyecek sanmıştı ama işte karşısında duruyordu sıra arkadaşı. Ama neden bu kadar uzun sürmüştü bu ayrılık?

Elleriyle gömleğini sıvazladı. “Bak, hiç çıkarmadım” der gibiydi. Gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Ağzını açtı. İçindeki hasreti haykırmak istedi.  Söyleyebildiği tek şey:

-Te şurası, taa orası olmuştu.

Sema, Beşir’in bu halini görünce kendinden geçti. Kütahya’dan hediye olarak getirdiği yeşil, çinili duvar saati yere düşmüş ve kırılmıştı. Zaman durmuştu… Beşir, yeşil gözlü sevdiğini öylece yere yığılmış görünce annesini hatırladı, öldüğünü sanmıştı.  Kaçarak oradan uzaklaştı.  Sesinin tüm gücüyle bağırıyor, ağlıyor, koşuyordu.  

O günden sonra Beşir’i kimse görmemişti. Büyük bir sevdanın adı kalmıştı köyde ve yürekleri acıtan bir cümle:

-Te şurası, taa orası…

Artık herkes bu sözün ne anlama geldiğini biliyordu.

Sevinç Durmuş

 

Hikaye Tamamlama (Ödev)

17/3/2009 · Kategori: Hikaye



Yazmak mı Yaşamak mı?

Yaşlanmaya duran kişi, o gün gene daktilonun başına geçti. Birkaç gün önce deftere yazdığı öyküyü temize çekiyordu. Tuşlara vururken zaman zaman duruyor, düşünüyor, sonra yeniden yazıyordu. Odanın içi sigara dumanıyla doluydu. Adam dört saattir masanın başındaydı. Karısı onun böylesine uzun uzun çalıştığını görünce,
hep bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçerdi. Ancak, o gün dayanamadı. Düşündüklerini söylemek gereğini hissetti, (*) artık dolmuştu. Kısık bir sesle:

-Söylediklerimi duyan olacak mı ki? dedi ve gene sustu.

Bir türkü mırıldanmaya başladı.

Pembe gül idim soldum
Ak güle ibret oldum
Karşı karşı dururken
Yüzüne hasret kaldım."

Son mısraları söylerken sesini daha da yükseltmişti ama gene sadece kendi duymuştu. Sigara dumanı da olmasa sanacaktı ki odada bir kendisi bir de duvarlar vardı. Dayanamadı, eşinin yanına giderek:

-Yeniden dünyaya gelsen, ne olmak isterdin diye sorsalar ne cevap verirdim, biliyor musun? dedi incinmiş bir sesle.

Adam, parmaklarının klavyedeki duruşunu bozmadan gözlüğünün üzerinden eşine baktı.  Yüzündeki ifadelerden onun memnuniyetsizliğini anlayabiliyordu.

-Hayırdır Sultanım, nereden çıktı şimdi bu soru? diye sorarken aslında gelecek cevabı da az-çok tahmin edebiliyordu.

-Daktilo olmak isterdim, dedi kadın. O zaman aramızda bu kadar mesafe olmazdı. Parmakların bana dokunurdu, beni okşardı. Bana seni anlatırdın, konuşurdun benimle.  Oysa şimdi öyle mi ya? Ben saatlerce arkandaki koltukta oturuyorum, tek bir kelime bile konuşmuyorsun. Bir söz söyleyecek olsam; “Dur şimdi!” diyor, lafı ağzıma tıkıyorsun.  Sırtını görmekten yoruldum, yüzünü özledim, sesini özledim, seni özledim, anlamıyorsun.  Yalnız uyuyup yalnız uyanmak cehennem azabı gibi..

Gözleri dolmuştu.  Odanın ortasındaki sehpayı tekmelemek geçti içinden. Belki böylece içindeki kızgınlığı hafiflemiş olurdu. “Alt kattaki komşuları rahatsız ederim” düşüncesiyle vazgeçti.  Yığılırcasına kanepeye oturdu ve dışarıyı izlemeye koyuldu. Aslında hiçbir yere de bakmıyordu, öylesine uzaklara yollamıştı bakışlarını.

Adam elindeki sigarayı kül tablasında söndürdükten sonra sandalyesini eşine doğru çevirdi ve sigara içmekten sararan bıyıklarının altından mırıldanır gibi:

-Ama sen benim yazılarımı sevmiştin. Yazılarımla sevmiştin beni, dedi.

-Evet, yazılarınla sevmiştim ama yazdıkların hep benim içindi. Bana yazdığın satırları okurken gözlerinin içi gülerdi.  Sevdamıza dair sözlerin beni mutlu ederdi.  Sana gözlerinin rengini unuttum desem, bu söz senin için bir şey ifade eder mi?

-Yanındayım ya işte, daha ne istiyorsun dedi adam.

-Evet, yanımdasın ama birlikte yaşlanmıyoruz.  Ben nasıl senin gözlerinin rengini unuttuysam, eminim ki sen de benim saçlarımın rengini bilmiyorsundur.

Adam gülümsedi:

-O kadar da değil canım, kızıl kahverengi.

Kadın yavaşça örtüsünü çekti başından, bembeyaz saçlarını salıverdi.

Şaşırmıştı adam. Eşini bunca zamandır ihmal ettiğini hiç fark etmemişti.  Ne diyeceğini bilemedi, gözlerini yere indirdi.  Masanın üzerinde duran sigarasına uzandı gayr-i ihtiyari. Alelacele bir tane çıkardı ve titreyen ellerini eşine göstermemeye gayret ederek çakmağı çaktı. Bir nefes çekti içine. Sonra kül tablasında ezdi. Bir tane daha almak için davrandı, vazgeçti.  Verecek cevabı yoktu ve telafisi de mümkün değildi yitirilen yılların.

Daktilosuna baktı, tuşları yerinden çıkıyor, şaryosu takılıyordu. Bazen sıkışan kâğıdı buruşturmadan geri vermiyordu. O da yıpranmıştı, belli ki tahammülün son haddindeydi.

-Başkalarının hayatı şaryo üzerinde akıp giderken kendi hayatımız kayıp gitmiş, dedi.  Şimdiye kadar dişe dokunur bir şey de kazanmamıştı yazdıklarından. Yalvara yakara yayınlattığı öykülerinden kazandığı para ancak sigara masrafını karşılayabiliyordu. Başlarını sokacak bir çatı katı ev, bir kanepe, bir koltuk, bir masa, bir sandalye, kütüphane ve yerde eskimiş, tüyleri dökülmüş el dokuması bir halı, halının ortasında kahverengi, boyası çıkmış bir sehpa.  Kıyıda köşede birikmiş birkaç sarı lira ve emekli ikramiyesini toparlayarak aldıkları bu ev de yer yer rutubetten yeşillenmiş duvarları ile hastalık saçan bir mikrop gibi duruyordu.  Bazı sabahlar gözleri şişmiş halde uyanıyorlar, gün boyu baş ağrısı çekiyorlardı.

Hiçbir getirisi olmadığı halde neydi onu daktiloyla bu kadar bütünleştiren şey?  Gün boyu çivilenmiş gibi oturduğu sandalyesinde hayattan böylesine kopuk yaşamasına neden olan tutku nasıl bir şeydi? Değer miydi? 

Ayağa kalktı, pencerenin kenarında dışarıyı seyreden eşinin yanına oturdu. Tülü araladı, nereye baktığını anlamaya çalıştı. Görebileceğinden uzaklardaydı gözleri. Saçlarına dokunmak istedi, cesaret edemedi. Sanki karşısında yabancı bir kadın duruyordu. Onu hiç bu halde görmemişti.  Gözkapakları düşmüş, gözlerinin altı ve ağız kenarları kırışmaya başlamıştı. Elleri de çil çil olmuştu.

-Ya Rabbi, ben neredeymişim? diyerek içini çekti.  Özür dilemek istedi. Telafisi olmayan bir kabahatin özrü ne kadar kabul görürdü ki? Geçen yılları geri getirebilecek miydi?  Belki de eşinin yüreğinde açtığı çatlaklar,  yüzündeki çizgilerden çok daha derindi.  

-Hadi, seninle biraz yürüyelim, diyebildi.  Kadın, duyduklarına inanmakta zorlanıyordu. Birlikte en son ne zaman çıktıklarını hatırlamıyordu bile. Eşinin yüzüne bir süre tuhaf tuhaf baktıktan sonra, elinin tersi ile gözyaşlarını sildi.

-Elimi de tutacaksın ama değil mi? dedi sevecen bir sesle.  Kandırılmaya hazır bir çocuk masumluğu ile kocasına gülümsüyordu.  Biraz önce küme küme hüzün bulutlarının çöreklendiği gözleri, yağmurdan sonra yıkanmış bir bahçe gibi aydınlıktı şimdi.

-Evet, Sultanım. Elini de tutacağım ve sana söz veriyorum; ömrüm olduğu sürece bu elleri asla bırakmayacağım.

 (*) Koyu renkli giriş paragrafı  Şevket Yücel'in "Bir Sevgi Adamı" isimli kitabındaki "Yirmi Yıl Sonra" isimli hikayesinden alınmıştır. 

Sevinç Durmuş

 

Marifet İltifata Tabidir

14/3/2009 · Kategori: Deneme



“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyulayı da, er geç silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni, nereden bilecektir?”
(Mehmet Akif)

Fuarın son günüydü.  İlk gün kalabalık nedeniyle yanına bile yaklaşamadığımız stantları rahatça gezebilelim diye bu günü seçmiş ve cümbür cemaat fuara gitmiştik.  Önce ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi bilemeden, Harikalar Diyarı’nın Alice’si gibi şaşkın şaşkın dolaştık. Sonra da almamız gereken kitapların bulunduğu yayınevlerinin stantlarını ziyaret ettik. Kalabalık bir stant dikkatimizi çekti, yaklaştık.  Ablam: “Bu, Füsun Önal” dedi.  İmza günüymüş.  Yaşça bizden büyük olması hasebiyle ablam onu çok kolay tanımıştı. Biz ismini hatırlayabiliyorduk, yeğenler ismen bile tanımıyorlardı. Aralarında gülüşüyorlar, inceden inceye yaşımızla da alay ediyorlardı.  Diğer imza veren yazarlara nazaran Füsun Önal’ın başı daha kalabalıktı.  Bazı yazarlar ise hepten yalnızdı. 

Stantlar arasında, koridorlarda dolaşırken, bir ses bizi kendine çekti.  Takım elbiseli bir bey,  işportacı satıcı edasıyla oldukça yüksek bir sesle, oradan geçen bir çifte sesleniyordu:

-Beyefendi, eşiniz için imzalı bir kitap almaz mısınız?

-Çocuğunuza kitap imzalamamı istemez misiniz?

Önce bunun bir şaka olduğunu düşündüm ama öyle değildi. Adam ciddi ciddi imza verebilmek için çırpınıyordu. Sırf yazdığı kitabı, hikâyesi bir yerlerde okunsun diye, araya hatırı sayılır kişileri koyarak adını duyurmaya çalışanları, kitapçı kitapçı gezerek kendi kitabını soranları, alanları duymuştum ama “Gel vatandaş, geel! İmzaya geel!” dercesine, okuyucusunu çağıran yazar görmemiş, duymamıştım. İçim burkuldu. Yazar olma sevdalısı ben, o an yazar gibi yaşamaktan korktum. “Acaba ben de böyle çırpınır mıyım? Beni görün, beni bilin, beni okuyun” diye feryat eder miyim?” dedim. Aklıma Oğuz Atay’ın Demiryolu Hikâyecileri’ndeki son sözleri geldi:

“Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”
Bilinmeyi istemek ya da aynı dili konuşan, hemhâl olan birilerine ulaşabilmek umudu mu yazdırır insana? Bir imdat çığlığı mıdır kaleme sarılmak?   Necip Fazıl’ın ifadesiyle, yazar;

“Lafımın dostusunuz, çilemin yabancısı
Yok mudur sizin köyde, çeken fikir sancısı?”

diyerek, beynine batan zehirli kıymığı çıkaracak bir el mi arıyor yazarken? Sahi niçin yazar insan? Bu sorulara belki: “Para kazanmak için, “Tanınmak için”, “Kendimi ifade edebilmek için”, “İnsanlara bir şeyler öğretebilmek/ anlatabilmek için” gibi cevaplar verilebilir. Kimi birilerine haddini bildirmek için, kimi de hadise çıkarmak için yazar. Herkesin yazıya sığınma sebebi farklıdır.  Sait Faik gibi “Yazmazsam deli olurdum” diyenler de vardır, Alman şair Rainer Maria Rilke gibi "Yazmazsam ölürüm!" diyenler de… Bir de “Kendim için yazıyorum” diyenler vardır ki en geçiştirici cevap bu olsa gerek. Her ne kadar “Kendim için yazıyorum” dese de insan, kâğıda dökmüşse aklından/kalbinden geçenleri ve okuyucu ile buluşturmuşsa cümlelerini;  yangınının alazı dokunmuşsa eğer başka bir yüreğe: “Kendisi için yazmak”tan geçmiş, bilinmek/bulunmak için yazmıştır artık.  Neticede gene kendisi için yazmış olsa da yalnız değildir. Onun okuyucusu vardır ve satır aralarına gizlediği şifrelerini okuyucusunun çözmesini beklemektedir. Sonrasındaki çabası ise yazdıklarının daha fazla insan tarafından okunması için olacaktır. Arama motorlarında kendi ismini yazıp aratacak, adının nerelerde geçtiğini merak edecek,  binlerce lira zarar edeceğini bilse de kitabının basılması için ısrar edecektir. İmza gününü, oruçlunun iftarı beklediği gibi bekleyecek hatta çok acı olsa da imzalı kitap verebilmek için okuyucuyu Kemeraltı Çarşısı’ndaki çığırtkanlar gibi standına çağıracak,   çığlık çığlığa “Bilin, duyun, bulun beni” diyecektir aslında. Çünkü “Marifet iltifata tâbidir, müşterisiz meta zâyidir.” Bilinmek arzusu yazarın yazgısıdır belki, yazmak da kalbin inşirahı…

Sevinç Durmuş/Mart/2009

Gülen Ada/Halikarnas Balıkçısı

24/2/2009 · Kategori: Arastirma

           Halikarnas Balıkçısı, tabiatı, sadece uzaktan seyretmeyen, âdeta koyun koyuna yaşayan, denizi fazlasıyla seven,  deniz kenarındaki halkın yaşamını hikâye ve romanlarına aktaran bir yazardır. Hikâyelerinde, ekmeğini denizden çıkaran ve kıt-kanaat geçinerek yaşam mücadelesi veren gönlü zengin, cebi fakir insanlarla;  onları istismar etmek isteyen, parasına güvenen kaba ve güvensiz insanlar arasındaki çatışmayı ele almaktadır.  Cevat Şakir Kabaağaçlı olarak sürgüne gönderildiği Bodrum’da “Halikarnas Balıkçısı” olarak doğar. Kendi ifadesi ile mecbur bırakıldığı “Mavi Sürgün” de kaynağını tabiat ve insan sevgisinden alarak beslenen Halikarnas Balıkçısı ömrünün en güzel eserlerini vermiştir. Öyle ki, sürgün cezası bittiği halde Bodrum’dan ayrılamaz.

           “Sürgüne gönderilen sanatçı, yükseklerden kasabayı ve kıyı şeridini görünce, yeni bir hayatın, kendisi için bambaşka bir hayatın başlamak üzere olduğunu hemen duyumsar. Renkler coğrafyayı baştan sona tılsımla donatmıştır. Sonra, ses, bir 'öğe' olarak belirir: Bodrum, deniz ve rüzgârlar sesidir. Zaten ses, Halikarnas Balıkçısı'nın edebiyatında hemen hep başroldedir.”[1]
           
           Gülen Ada da Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’da ele aldığı hikâyelerinden biridir.  İyilik, güzellik, aşk ve öfke gibi duyguların işlendiği Gülen Ada’daki sembollerle anlatım tarzı hikâyeden çok masalı çağrıştırmaktadır. 

           Hikâye ve romanlarında üsluba önem vermediği için eleştirilen yazarın “Gülen Ada hikâyesinde üslup; yapı, ana fikir ve diğer unsurlar kadar önemlidir. Hikâyeye bir masal havası, sembolik mana ve güzellik veren büyük nispette üslubudur. Yazar kelimeleri sürekli olarak sanatkârane bir şekilde kullanır.”[2]
           
           “Eski Yunan mitolojisi ile çok uğraşan Halikarnas Balıkçısı’nın “Gülen Ada” hikâyesini yazarken de mitlerin tesiri altında kaldığı, yaptığı tembih ve benzetmelerden de bellidir.”[3]
           
           “Yazar, tabiata adeta mistik denilebilecek bir duyarlılıkla bakıyor ve onu güzelleştirmeye çalışıyor. Hikâyeye baştan sona kadar bu iki duygu hâkimdir. Duyguların dış âleme, tabiata yansımaları onları değiştirir. Teşhis sanatının ve masallaştırmanın temelinde bu mekanizma var.  “Gülen Ada” hikâyesinde, Deli Davut duygularını tabiata yansıtınca, tabiat bir ayna gibi ona aynı duygularla cevap verir.”[4]
          
           Hikâyede kişileştirilen ada Deli Davut’un delişmen sevgilisi olarak tasvir edilmektedir. Deli Davut da adanın karasevdalısıdır.

            “Adanın ta açıklarından çınlayan gülüşüyle Deli Davut’un denizden gelen gülüşü, birbirine gönül verenleri karşılıklı uzatılan yolları gibi kavuşarak çekerler, adeta dudak dudağa gelirlerdi.” 

            Kadını gibi sevdiği Gülen Ada’yı yabancı biri (Murat Kocadağ) sorduğunda ise, adanın kendisine yansıyan kadınsılığını gizleyerek onu çocuk gibi tarif eder:

            “Deli Davut, ‘fırlattığı bir topu ata tuta yapayalnız oynayan bir çocuk gibi, gülüşünü fırlatarak denizlerde tek başına oynar’ dedi.”

            Kendi gözüyle görülmesinden korkar. Belki de içten içe kıskanır ve paylaşmak istemez sevgilisini.

            Karasevdalı ziyaretçisini karşılayan, gıdıklayan, gülen, oynayan ada da herkese bu yüzünü göstermez. Tabiri yerindeyse adam seçer. Zira kendisini merak eden, parasına güvenen ve parası ile her şeyi satın alacağını zanneden eksperi, sevdalısını karşıladığı gibi karşılamaz.  Asık suratlı bir gulyabani gibi öfkelenir, kararır, renkten renge girer, tükürür yüzüne. Geldiğine pişman eder sevmediği adamı. Adeta dövülmüşten beter eder ve öyle gönderir geldiği yere. Hemen akabinde eskisi gibi sakin, sevimli, aydınlık ve şen bir ada olur.

            “Hikâyede anlatıcı Deli Davut'un Gülen Ada’ya olan sevgisini konu edinerek doğa sevgisi temasını vermeye çalışmış ve metni oluştururken okuyucuda bu etkiyi uyandıracak bir anlatım şekli ve tutum sergilemiştir.”[5]
           
            “Bodrum'da, sahil kentlerinde, çevre korumacılık konusunda gerçekten duyarlı davranılsa, "Gülen Ada", manifesto gibi yüksek sesle okunacak bir metindir. Yazıldığı tarih göz önüne alındığında, bir kehanet sayılabilir.

             Hiç olmazsa, o zamanlar, kıyılar, deniz, serpinti adalar henüz bunca asrî zenginin, kapkaççının, yapsatçının eline geçmiş değildi. Ama Halikarnas Balıkçısı 'köşeyi dönen' bu kişilerin ancak yağmacılara yaraşır gözü dönüklükle doğayı yok edeceklerini algılıyor, çok incelikli bir öyküyle aktarıyordu.      ”[6]
 


Sevinç Durmuş / 24/02/2009


[1] Zaman, Selim İLERİ, 08.07.2007,

[2] KAPLAN, 2005, 161-167

[3] www.uguz.tr.cx  (Osman Uğuz)

[4] www.uguz.tr.cx  (Osman Uğuz)

[5] Dil ve Anlatım, 10. Sınıf, s:62-63

[6] Zaman, Selim İLERİ, 08.07.2007,

Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm

22/2/2009 · Kategori: Makale


“Öfkeyle, nefretle sefere çıkan
Sıcak yaz gününde kışa tutulur
Ben kralım diye değerler yıkan
Fildişi sarayda taşa tutulur.”

(Abdurrahim Karakoç)


            Bir söz vardır: “Hayatta en çok pişman olacağınız konuşma, öfkeliyken yaptığınız konuşmadır.”   Peygamberimiz de:  “Öfkelenen sussun” [1] diye buyurur bir hadis-i şerifte.  Her insan kızabilir; patron işçisine,   öğretmen öğrencisine, yolcu şoföre,  satıcı müşteriye, eşler birbirine sinirlenebilir. Tıkanan bir lavabo, kesmeyen bıçak, bozuk asansör, maç saatinde kesilen elektrik, yoğun trafik, vaktinde sözleştiği saatte gelmeyen arkadaş, değer verdiği mevkii ve makamdan olmak, hakkı olanı alamamak...  Liste uzar da gider. Şiddete meylettirmediği, saldırganlaştırmadığı, kişinin kendisine ve çevresine zarar vermediği sürece kızmak doğal bir duygudur. Nitekim Peygamberimiz de:  “Ben de insanım, diğer insanlar gibi kızarım buyurarak, kızmak eyleminin fıtri bir duygu olduğuna işaret etmiştir. Fakat O (s.a.v)  öfkesini yener ve affederdi. Kızgınlığı onu adaletten ayırmaz, haksızlığa meylettirmezdi.

            Sinirlendiğinde gözü hiçbir şeyi görmeyen, ağzına geleni söyleyen, kırıp döken, belki öldüren insanlar o haldeyken insanlık elbisesinden soyunduklarını, doğallıklarını yitirdiklerini göremezler ama duruma şahit olanların gözünde değerleri  “sıfır”a iner. İtibarını, saygınlığını yitirir, haklı bile olsa haksız duruma düşer. “Öfke gelir, göz kızarır. Öfke gider, yüz kızarır” diye boşuna söylememiş atalarımız. Hemen her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında anne katillerinin, birbirini bıçaklayan gençlerin, cinnet geçiren eşlerin haberlerini okuyor, ardından “cani, katil, vicdansız” diyerek böyle bir cürmü nasıl yaptığına hayretler ediyoruz. Ama düşünmüyoruz ki;  öldüren, kesen, küfreden, cinnet geçiren o insanlar da bizim gibiydi.  Biraz önce öfke ile bağırdığımızı, belki çocuğumuzu dövdüğümüzü, eşimize hakaret ettiğimizi unutuyoruz.  ‘Bizi öfkelendiren durum karşısında haklıydık…’  Biz öyle düşünüyoruz. Üçüncü sayfaya konu olan insanlar da kendilerinin haklı olduğunu düşünmüşlerdi belki. Hakları ihlal edilmişti, tahkir edilmişlerdi,  önemsenmemişlerdi, hayal kırıklığı yaşamışlar ve incinmişlerdi.  Aylardır, senelerdir biriktirdikleri o anda patlayıvermişti.  Yıllarca kül altında için için yanan köz misali, rüzgârı görünce parlayıvermişlerdi. Sonuçta önadları katil, cani, vicdansız olmuş, öyle tanınmış, öyle bilinmişlerdi.  Parlayan ateş öfkelendireni yok ettiği gibi, öfkeleneni de yakıp yok etmişti ve öfke, öfkeyi oluşturan nedenlerden çok daha fazla zarar vermişti.

            Olaylara karşı tepki vermek olağan bir durumdur.  Ancak tepkinin ölçüsü önemlidir. Bir şehirde küçük küçük depremler olduğunda, deprem uzmanları bunun iyiye işaret olduğunu söyler.  Enerji boşalmasıdır küçük depremler. Büyük depremin şiddetini ve vereceği zararı azaltır. İnsanlarda da durum böyledir aslında. Sorunlarla karşılaşan insan, bu sorunları çözüme ulaştırmak yerine içine atarsa, günün birinde içinde biriktirdiği basınç büyük bir patlamaya sebep olacak ve o kişi öncü depremleri bastırdığı için çok şiddetli bir sarsıntı ile yıkıma neden olacaktır.  Belki sevdikleri, belki istemeden zarar verdikleri, belki de kendisi enkaz altında kalacaktır.

            Kur’an-ı Kerim’de: "(O takva sahipleri) bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfkelerini tutanlar, insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyilik edenleri sever." (Âl-i İmran, 3/ 134) buyrularak, Allah’tan hakkı ile korkan kimselerin öfkesini tutanların olduğuna dikkat çekilmiştir. Peygamberimiz de bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:

            "Kuvvetli ve kahraman pehlivan, herkesi yenen kimse değildir. Kuvvetli ve kahraman pehlivan ancak öfke zamanında nefsine mâlik olan ve öfkesini yenen kimsedir" [2]

            Öfke kontrol edilebilir bir duygudur. “Ben böyleyim”  “çok sinirliyim” “öfkeme hâkim olamıyorum” gibi cümlelerin arkasına sığınarak tedaviden kaçmak zayıflıktır. Hele de “Korkaklar gibi sineyim mi?” demek, korkaklığın âlâsıdır. Bizlere; öfkelendiğimizde oturmak, abdest almak, bulunduğumuz yeri ve konumu değiştirmek, Allah’a sığınmak tavsiye edilmişken, nefsimizin ve gururumuzun sesini dinleyerek, şeytanın atını şahlandırmak, onu sevindirmek niye? Bize; “Aşırıya giden helâk olur” diye öğretilmemiş miydi? Dünyalık meseleler, kişisel çıkarlar, geçici hevesler için değil sadece Allah için buğzetmek emredilmemiş miydi? İşlerin hayırlısı vasat olanı değil miydi?  Sabır tavsiye edilmemiş miydi?

            “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki candan bir dost olacaktır. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.” (Fussilet, 34-35) demiyor muydu Allah?

            Alıp başımızı ellerimizin arasına, enine-boyuna düşünerek orta yolu bulmanın ve sivri olan yanlarımızı törpülemenin vaktidir. Kime ne için ve ne zaman kızacağımızı bilmenin, bilediğimiz kılıçlarımızı yerli yersiz savurmak yerine, kınına koymanın vaktidir. Bir “Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm” diyerek, şeytanları kovmanın vakti… Hemen, şimdi!

Sevinç Durmuş /Şubat/2009

 

 



[1] Buhari, Cihad, 164; Meğazi, 60, Edeb, 80, Ahkam, 22; Müslim, Cihad, 71; Ebu Davud, Edeb,17; Ahmed, a.g.e., 1/229,  3/131,209, 4/399,412,417

[2] (Müslim, Birr ve Sıla, 107).

Züleyha'ya Sor Halet-i Aşkı(*)

14/2/2009 · Kategori: Deneme

 

Züleyha, Yusuf’a bir mektup yazmaya başlayınca Yusuf diye başladı, Yusuf diye bitirdi. Gördü ki hitaptan öteye geçemedi. Anladı ki aşkın nâmesinde ser-nâmeden öte kelam yok. Ve Züleyha’nın lügatında Yusuf’tan öte sözcük yok.” [1]

 

Züleyha!

Aynalara akseden, sanki duru bir pınar.

Bir bakan bir daha bakar.

Zengin, güçlü ve nümayişkâr…

 

Züleyha!

Potifar’ın gözdesiyken, gözleri derin bir kuyuya meftun olup gözden düşen,

zaif köle diye takdim edilene zaafını izhar eden,

aşkı aşikâr…

 

Züleyha!

Gömleği arkadan yırtan,

Yusuf’u zindana atan

Hakkı olmayana uzanan

Müfteri, mütecaviz, hevâkâr…

 

Züleyha!

Kınayanlara : “ Benim yerimde olsaydınız siz de kınananlardan olurdunuz”  diyerek Yusuf’un güzelliğini aşkına şahit getiren, 

Yaratıcı’nın cemalinin tecellisi olan o güzellik karşısında ellerini doğrayan kadınların dillerini bağlayan,

sadece yüreğini ve aşkını konuşturan

Cüretkâr…

 

Züleyha!

Gülüşü sadakayken, Yusuf’un bir gülümsemesine dilenen,

Leyla’nın, Şirin’in, Aslı’nın ve daha nicesinin maşuk olmak varken nasibinde;

yâr gülşeninde güzeller gonca gül iken,

 aşka düşen, dile düşen, derde düşen; Mecnun olan, Kerem olan, Ferhat olan bir kadın…

Yüreği diken diken…

Mahzun, mahcup, siyahkâr…

 

Züleyha!

Her geleni: “Belki Yusuf’tan haber verir”  diye dinleyen

Beytü’l-ahzanında  “Yusuf!..”  diye inleyen

Destan iken güzelliği bir vakitler Mısır’da;

saçlarına a(ş)k düşen, gözgülerine küsen,

Gözü yaşlı, yüzü yaşlı nâlişkâr…

 

Züleyha!

Önce tutkuyla, sonrasında aşkla ve aşkın da ötesine geçerek hayat-kader-irade dairesinde, varlıktan öte varlığı fark eden,

bu fark edişle belâyı aşka ‘Eyvallah’ diyen

bir tevbekâr…

(*)Hasan Fehmi Divanı
Sevinç Durmuş /  14 Şubat 2009



[1] Yusuf ile Züleyha, Nazan Bekiroğlu

Ütopya/Kara Ölüm

6/2/2009 · Kategori: Hikaye

 “Kaçınılmazlıklara bir kere meydan okuduktan sonra umuda yolculuk için erzak toplamaya başlarız.” [1]

Geri sayım başlamış,   herkes panik içinde görevlilerin yönlendirdiği kapılara koşuyordu.  Pursatalılar otuz yıldır korku ile bu saati bekliyordu. Olacaktı, biliyorlardı ama hep bu günü yaşamamayı dilemişlerdi.    Şimdi birbirini tanıyanlar, gruplar halinde buluşuyor; koşar adımlarla, çığlık çığlığa yeni şehirlerine gidiyorlardı. Çok sevdikleri Pursata birkaç saat sonra lavların altında kalacak ve adı ‘Kayıpkent’ olarak tarihe geçecekti.

Pursata, sönmüş bir yanardağ olan Seyr Dağı eteklerine kurulmuş,  verimli ovaları, ırmakları, tertemiz havası ve ormanları ile adeta yeryüzü cennetlerinden biriydi.  Hem tarihi hem kültürü hem teknolojiyi harmanlayan, gelenlerin bir daha gelmek üzere sözleştiği bir şehirdi.  

Pursatalılar bolluk ve nimet içinde yaşıyorken daha fazlasına göz diker olmuşlardı. Herkes, her şeyin kendinde olmasını istiyor, bu sahiplenme ve haset duygusu ile akla gelmeyecek hileler yapıyorlar, birbirlerini öldürüyorlardı. Kardeş kardeşi sevmiyor, sevgililer sadece şehevi duygularını tatmin etmek için aşkı kullanıyorlardı.  Adalet, tevazu, hüsn-ü niyet, yardımlaşma, merhamet gibi güzel hasletler unutulmuştu adeta. 

Şimdi herkes birbirine: “Nazar değdi Pursata’ya” diye konuşuyor, gözyaşları ile son defa bakıyorlardı biricik şehirlerine. Çocuklar, olayın vahametinin henüz farkında olmadıkları için seke seke koşuyor, gülüşüp şakalaşıyordu ama yaşı kemale ermiş olanlar firkatin ıstırabını derinden hissedebiliyorlardı. Bu ayrılığın vuslatı olmayacaktı, biliyorlardı. Bir daha dünya gözüyle Pursata’yı asla göremeyeceklerdi. Bütün hatıraları siyah suların altında kalacaktı.

Tam otuz yıl önceydi… Bütün gazeteler, televizyon kanalları, radyolar flash haber olarak vermişti Pursata’nın kaderini.  Asırlardır içine biriktirdiği kanlı gözyaşını akıtacaktı Seyr Dağı.  İçine attığı keder şu vakte kadar nasıl onun ciğerini yaktıysa, o da yakacaktı…  Ateşten nehirler akacaktı. Sesini çıkarmadan izlediği kente çok yakında tüm gücüyle haykıracaktı.

Son saatlerdi. On altı kapılı yer altı şehrinin tüm hazırlıkları bitmiş, yeni sahiplerini bekliyordu.   Seyr Dağı’nın tam karşısındaki Mahfi Dağı’nın altı oyulmuş,  yerin yüzlerce metre altına ancak bilim-kurgu filmlerinde görülebilecek çok katlı bir şehir inşa edilmişti. Alt yapısı en son teknoloji ile yapılmıştı.  Lavlardan asla etkilenmeyecek, ülke halkı yeryüzündeyken yaşadığı hayatında ne varsa burada bulacaktı.  Tarihi camiler bile birebir kopyalanmış, camilerdeki taşınabilir değerli ve özel eşyaların hepsi getirilmişti. Yollar, oyun sahaları, içinde akla-hayale gelmeyecek oyuncaklarla donatılmış eğlence parkları, kayak merkezi, hemen her şey düşünülmüştü.

Sehab, yeni kenti en son görecek olanlar arasındaydı. Muhabir olduğu için görevliydi.  Mahfi Dağı’nın en yükseklerine çıkacak ve oradan şehrin yok oluşunu saniye saniye saniye donduracaktı fotoğraf makinesi ile. Arkadaşı Lasiv ile Mahfi Dağı’na çıkmış, sonu bekliyordu. Görevi çok zordu. Ağlıyordu; ne güzel günleri olmuştu bu şehirde. Batıdaki şu cami, şu park, şu havuz, şu orman nelere şahit olmuştu. Ömrünün şahitleri olmayacaktı artık. Yürüdüğü kaldırımlarda sevdiğinin ayak izlerini arayamayacaktı.  Devlet yetkilileri her ne kadar eski ülkeyi aratmayacak diyorsa da, o biliyordu ki her şey sanal olacaktı. Çok sevdiği gökkuşağını bir daha asla göremeyecek, havadaki şu enfes kar kokusunu ciğerlerine çekemeyecekti. 

Seyr içten içe homurdanıyor sanki son uyarılarını yapıyor, “haydi gidin yanımdan,  ağlayasım var” diyordu. Hafif hafif sarsıntılar da ona eşlik ediyordu. Artık apaçık ortadaydı akıbet.  Sehab ve Lasiv son hazırlıklarını yapmışlar, kamera ve fotoğraf makinelerini kıyamet saati için hazırlamışlardı. Küçük sarsıntılar gittikçe gücünü arttırıyor, Seyr Dağı, eteklerine tutunan ağırlıklardan kurtulmak istermişçesine silkeliyordu şehri.  İşte istenmeyen ama beklenen an gelmişti. Kıpkızıl bir nehir akıyor, sonra onlarca kola ayrılarak ilerliyordu. Önüne gelen her şeyi yutan ateşten bir canavar gibiydi.  Seyr, içinde ne var ne yoksa kusmuştu ovaya. İki arkadaş tir tir titriyor, “Allahu ekber!” diyerek ağlıyor, bir yandan da görevlerini yapmaya çalışıyorlardı. Hiç bitmeyecek bir kâbustu sanki. Havada ağır bir koku,  karanlık gökyüzü ve homurtular çıkararak, kanlı gözyaşları ile şehri boğan Seyr Dağı… Artık şehir yoktu, yerinde kapkara bir deniz ve sükûnete eren Seyr vardı sadece. 

Vazife tamamlanmış, yerin yüzlerce metre altındaki şehre gitmenin vakti gelmişti. Konuçlandıkları yere çok yakın bir kayalığın arkasındaki kapı onları Mahfikent ’e götürecek tünelin başlangıcıydı.  Son kez sırılsıklam bir bakış bıraktılar şehre ve ayrıldılar yüreklerini orada bırakarak.

Mahfikent, üstün teknoloji ile tasarlanmış modern bir uzay çağı şehriydi. Büyük ambarlar,  içinde her türlü sebze ve meyve yetiştirilebilecek seralar, yapay ormanlar, göller, nehirler ilk bakışta Pursata’yı özletmeyecek hissi veriyordu insana.   Şehrin tavanına devasa monitörler yerleştirilmiş, kâh güneş çıkıyor kâh bulutlar yürüyor, gece olunca da yıldızlar ve ay görünüyordu. Yüksek mühendislik teknolojisi ile iklim şartları da Pursata’nın iklimine benzetilmişti. Yağmur bombaları ile suni yağmurlar yağdırılıyor,  gelişmiş lenko makineleri ile kar serpiştiriliyordu. Bunun için de yer altındaki kaynak sularından yararlanılıyordu.

Evlerin pencerelerinde de şehrin tavanı için kurulan sistem kullanılmıştı.  Pencereler büyük bir plazmayı andırıyordu.  Şehirden ayrılmadan önce herkes evlerinden görünen manzaranın resmini çekmişti. Plazmadan bu manzarayı görüyorlar, dışarıyı seyretmek istediklerinde bir düğmeye basarak ekranı şeffaflaştırıyorlardı.  Alıştıkları havayı bulamasalar da özlemlerini gideriyordu sanki pencereye baktıklarında gördükleri manzara.  

Mahfikent’in büyüleyici bir güzelliği vardı. Yollar, otoparklar, binalar, dev akvaryumlar, similasyon merkezleri,  mağazalar… Hepsi simetrik olarak düzenlenmiş, gözü rahatsız edecek, gelişigüzel hiçbir şey yok gibiydi.  Ancak bir şey eksikti.  Kuşlar yoktu bu şehirde. Defalarca denedikleri halde kuşları yaşatmayı başaramamıştı kentin bilim adamları. Getirilen kuşlar asla uçmuyor, birkaç gün içinde de ölüyorlardı. Özgürlük ve gökyüzü sevdalısı kuşlar yârinden ayrı kalmanın acısına ancak birkaç gün dayanabiliyorlardı.  Yetkililer buna da bir çözüm getirmişler, hiç değil sesleri ile şehri şenlendirelim diyerek sokak başlarına kurdukları ses sistemi ile halka kayıttan kuş sesleri dinletiyorlardı.  Dev seralarda yetiştirdikleri ağaçlara slikon ve çelik kullanılarak yapılmış robot kuşları yerleştiriyor, bu şekilde olaya görsellik de katıyorlardı.  

Sehab gördüğü her şeyi hayretle ve dikkatle seyrediyor,  olağanüstü mükemmelliğine rağmen şehre hayran olamıyordu.  Burası küçüklüğünde seyrettiği “Jetgiller” çizgi filmini hatırlatıyordu ona. Bir farkla; Jetgiller gökyüzüne binalar inşa etmişlerdi, Pursatalılar ise yerin ta dibine.

 Yeryüzünü şimdiden özlemeye başlamıştı. Ama dönüşü yoktu. Şehre girmeden önce bir sözleşme imzalamış ve ölünceye kadar bu şehirde kalacağına dair teminat vermişti.  Şimdi çok pişmandı; ilk anonslar yapıldığı zaman, başka şehirlerde akrabaları olanların, onların yanına gidebileceği; gitmek istemeyenlerin ise yerin altında inşa edilen yalancı cennette yaşayabileceği söylenmişti. “Keşke kalmasaydım/kanmasaydım” diyordu. Ama keşkeler sadece dili ve kalbi yoruyor,  ah-u vahların hiçbir faydası olmuyordu.  Kamışlıktan kesildiği için ağlayıp inleyen ney misali içten içe feryat ediyordu. Birçoğuna göre sanal bir cennet olan ama Sehab için kabir hükmündeki şehirden çıkmanın bir yolu olmalıydı.  Tabletlerle beslenmek, kokmayan, dikensiz gülleri seyretmek, suni yağmurda ıslanmak istemiyordu. Çünkü her yağmur bir öncekinin aynıydı. Oysa yeryüzünde her yağmurda bulutlar başka şekle girer, başka yönlere yürür, başka çarpışırlardı. Çakan şimşeklerin, gök gürültüsünün aslını özlüyordu. Gölgeden kurtulmalıydı, aksi halde kuşlar gibi birkaç günlük ömrü olduğunu hissediyordu. 

Yorulmuştu…   Mahfikent’in de gündüz modu, nöbeti geceye devretmişti.  Uyumalıydı, hiç değil uykusu suni değildi.  Gözlerini yumdu…

Uyandığında gözü ilkin pencereye ilişti.  Yattığı yerden halı sahanın tel örgülerini gördü ve pırıl pırıl gökyüzünü.

-Şükürler olsun ki rüyaymış! diyerek yatağından fırladı. Akabinde pencerelerin monitör sistemi ile kurulduğunu ve Pursata’dan ayrılmadan önce sokağının resmini çekip bilgisayarına yüklediğini hatırladı. Demek ki gördüğü resimden ibaretti.  Ama bu sesler! Goolll!” diye bağrışmalar…  Hızla pencereye yöneldi, düğmesini aradı, şeffaflaştırmak için. Düğme yoktu; titreyen elleriyle hemen pencereyi açtı. Lasiv ve birkaç arkadaşı futbol oynuyordu. Sehab yüksek sesle sevinç çığlıkları atıyor, bir yandan da rüyasındaki Seyr Dağı gibi sarsıla sarsıla ağlıyordu:

- Allah’ım, hepsi bir kâbusmuş, şükürler olsun, Pursata hâlâ saklıyor koynunda halkını.

Sanki son nefesleriymişçesine havayı içine çekiyor, çekmek ne kelime! Adeta yutuyordu. Bir daha rüya da olsa Pursata’nın kara ölümünü göstermemesi için Allah’a dua ediyordu.  

Sehab,  o günden sonra yer altından gittiği için metroya binemiyor, alt geçitleri kullanamıyor, yerin altındaki alış veriş merkezlerine giremiyordu. Fobi olmuştu yerin altı ona.  Gökyüzünü görmeden yaşayamayacağını biliyordu. Anlamıştı; o minicik bir kuştu. Şehre sevdalı, göğe vurgundu…

Sevinç Durmuş / Şubat /2009



[1] R. Williams, Yıl 2000, Pantheon Boks, New York, 1983, s.268.

« Önceki ::