Sen de gittin ya...

2014-09-13 01:08:00

Vefa'nın vefatının ardından... Fatih Küçükkelepçe anısına; Seninle ilk tanıştığımız zamanlarda “Hayalperest” ismini kullanıyordun.  Demek ki ayakları yere basmayan biri demiştim. Sonradan öğrendim ki, evet; ayakların yere basmıyordu ama sadece ayakların… Öyle sağlam bir duruşun vardı ki, yoktu senin gibisi… Zor yıllar… Ardarda gelen kayıplar, ayrılıklar, acılar… Gene de mücadeleyi bırakmıyor, sımsıkı sarılıyordun boğazına hayatın, seni yutmasın, girdabında boğmasın diye. “İş bulamıyorum, ne yapayım?” bahanesine sığınanların gözüne çomak sokarcasına onca engele rağmen hep çalışıyor hep üretiyor, üstüne;  başkalarının da meslek sahibi olması için azami gayret gösteriyordun.  Uçuk kaçık fikirlerin de vardı ama ben şahidim ki sen dünyaya ender gelen güzellerden biriydin. Yanına gelip de resim çekinenleri kıskanırdım hep. Biraz önce, çalıştığın haber sitesinde vefat haberini gördüm. “Patron” da gelmiş ziyaretine. Gene kıskandım işte! Öyle istemiştim ki şöyle oturup karşılıklı hasbihal etmeyi, birlikte pizza yiyip, Ülker çikolatalı gofret stoklarını tüketmeyi…  Olmadı işte!  Sevgili öğretmenim! Sen bana ne çok şey öğrettin! Vefa sendeydi, yardımlaşma sende, dostluğun âlâsını yaşadım sevginle, kırmadın, incitmedin, hep alttan aldın. Yeğenlerime, yakınlarıma, tanıdık bildik herkese seni anlattım, örnek insan istiyorsanız işte Fatih! dedim ve böyle güzel bir dostluğu bana nasip eden Rabbime şükrettim. Ölmek istediğini söylediğin zamanlarda “Sakın benden önce öleyim falan deme!”  derdim de “Biraz da beni düşün, bencillik etme!” diye söylenirdin.  Al işte! Benden önce git... Devamı

Fotoğraf

2013-03-24 22:41:00
Fotoğraf |  görsel 1

"Okumak, özgürlüğe kanat çırpmaktır."  Aliya İZZETBEGOVİÇ  Devamı

Cansuyu

2012-09-18 19:10:00

  - Dokuz ay sonra engelli bir bebek geldi dünyaya… diye mırıldandı Salih. Dokuz ay önce oturmuştu bu karabasan üzerine… Hayalleri, mutluluğu, umudu bir enkazın altında kalmıştı. Enkazdan çıkan, yarım yamalak bir insandı. Sol eli ve ayağı kesilmiş, vücudunun birçok yeri ikinci ve üçüncü derecede yanmıştı. Kendine geldiği günü hatırladı önce; zil sesine uyanmıştı. – Gülcan… Gülcan… Anne, neden kapıyı açmıyorsun? Bekletme canımı. Salih’in cılız sesi ile sayıkladığını duyan hemşire koşarak geldi. Gülcan’ı beklerken hemşireyi karşısında görünce şaşıran Salih halsizce etrafına bakındı. Önce başucundaki kablolar ve o güne kadar hiç görmediği cihazlar dikkatini çekti. Sonra o kabloların ve cihazların kendisine bağlı olduğunu anladı. Gözlerini açmakta zorlanıyor, kıpırdayamıyordu. - Ben neredeyim? Ne oldu bana? diye sordu. Hemşire: - Yaşamla ölüm arasında bir istasyondasın. Yaşamak yoluna biletin kesildi.  Hayırlı yolculuklar, dedi muzip bir gülümseme ile. Hemşirenin sesi sanki bir tünelin içinden geliyor gibiydi. - Anlamıyorum sizi, dedi Salih. - Ah yaramaz ah! Hatırlamıyor musun? Akıma kapıldın. Dokuz aydır neler çektirdin bize… Olay anını hiç hatırlamıyordu Salih. On sekiz kere ameliyat olduğunu, sağlam alanlardan alınan derinin sol tarafındaki yanık alanlara nakledildiğini, diş bakımından tırnak kesimine kadar bütün ihtiyaçlarının hemşireler tarafından karşılandığını, aylardır cihaza bağlı yaşadığını… Hiç bir şey hatırlamıyordu. Son hatırladığı kare, fırçanın sapının yüksek gerilim tellerine değdiği idi. Ama fırçanın sapı tahta olduğu için bir şey olmamıştı. Öyleyse neden dokuz aydır yoğun bakım odasındaydı? Neden mumya gibi sargı be... Devamı

Fotoğraf

2012-06-14 16:24:00
Fotoğraf |  görsel 1

Devamı

Duvar Yazıları

2011-05-05 08:10:00

  Akşamdan kolalanmış, bembeyaz kurdele ve yakalar, güneşin rengini yaladığı, cırcır böceğini andıran yeşil, siyah ve kırmızının karışımı bir renk alan, en az iki yıl daha okul yolunda refakat edecek olan abladan kalma siyah önlük, bayramda alınmış, gelecek seneye dek özenle korunan/korunması gereken kırmızı rugan ayakkabılar... Yedili, sekizli yaşlar...   Okuma yazmayı henüz sökmüş olmanın heyecanıyla heceleyerek de olsa gördüğümüz her yazıyı okuma telaşına düştüğümüz yıllar. Otobüste giderken önümüzden geçiveren tabelaları ivedilikle okumaya çalışır, çaktırmasak da sesimizi yükselterek otobüs sakinlerinin dikkatini çekmek ister, iltifatlarını beklerdik. “Aferin sanaa… Bak, ne güzel öğrenmişsin.” “Maşallah pek de akıllı!” Her zaman olmasa da gayretlerimizin karşılığını alır ve takdir görürdük.  Öğrendiğimiz her harfi, her kelimeyi hatta her şekli toprağa kazırdık. Güneşe baktık, mum ışığında islenmiş camlardan... İlk sanatsal yapıtımızdı belki de toprağa çizilmiş bir yuvarlak ve etrafında gelişigüzel çıkarılmış çizgilerden ibaret güneşin resmi. Dokuz on yaşlarına geldiğimizde ilk aşklarımızın ismini yazdık duvarlara. İnşaatlardan arta kalan tuğla parçalarını tebeşir olarak kullandık. Ali, Ayşe’yi seviyormuş. Duvar gazetesi sayesinde haberdar olduk. Kalpler çizdik özenle, ok geçirdik içinden; acıyı temsil etsin diye. Hâlbuki bilmezdik de o zamanlar, aşk nasıl acıtırdı bir canı... Ablamızdan kalan elbiseler, önlükler giydiğimizden mi ne, boyumuzdan büyük sevdalarla aşık atardık. Duvarlarda sadece ilan-ı aşklar afişe edilmiyordu o yıllarda... Devamı

Men dakka dukka!

2011-05-05 07:58:00

   Nedendir bilmem; son zamanlarda ne yöne dönsem; bir ananın gözyaşı damlıyor yanaklarımdan, bir babanın âhı yükseliyor ayyuka, dudaklarımdan... Yolda, hastanede, ziyarete gittiğim bir evde,  dizilerde hep benzer hikâyeler var.  Ya bana tevafuk ediyorlar ya da gündemin ortasındalar. Çok değil, birkaç hafta önce yaşlı bir adamın elîm ölümü düştü haberlere: “İzmir'in Karabağlar ilçesinde, sokakta yaşayan kimsesiz yaşlı adam, hastane önündeki parkta ölü bulundu. Hastaneye metreler uzaklıkta, sessizce can veren vatandaşın yanında iki poğaça ve bir portakal ile yere düşmüş bir parça simit olduğu görüldü. Yiyeceklerini, bank üzerine serdiği poşetin üzerine koyan vatandaşın, yemeğe hazırlandığı, ancak yiyemeden vefat ettiği tahmin edildi.” Gel de ağlama... Ama bu ağlama; yaşlı adamın bu dünyadan böyle kimsesiz, çaresiz gidişine değil. Hemen yanımızdaki insanı sokaklara terk edişimize, günahımıza, duyarsızlığımıza...   İlk değil bu haber, son da olmayacak! Kim bilir kaç ihtiyar, hastane köşelerinde unutulacak (!), huzurevlerine bırakılacak, evlerinde yalnızlığa terkedilecek, kokusu komşularını rahatsız ettiğinde öldüğü anlaşılacak.  Kimi donarak, kimi yanarak kimi sobadan sızan zehirli gazı soluyarak, kimi vakt-i evvelinde işlediği cürümlere, yaptığı hatalara için için ağlayarak terk-i diyar eyleyecek. Bir daha dönmemek üzere çekip gidecek bu dünyadan... Dinleyebilseydik, hepsi ayrı bir hikâyeydi belki de... Bir kitap yazılabilirdi yaşadıklarından ya da yaşayamadıklarından.  Şu evinde ölen teyze; belki de mutluydu eşiyle, çocuklarıyla. Ta ki; elden ayaktan düşünceye kadar… Herkes kendi hayatın... Devamı

Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Ol!

2011-03-23 21:24:00

  Bir rüya görmüştü Nehar. Ayna karşına geçmiş, ağaran saçlarına bakıp üzülüyordu. -Eyvah! diyordu.  “Eyvah ki yaşlanıyorum...” Uyandı, hayra yordu rüyasını... ‘Hayır olsun’du. Yaşlanmaktan korkuyordu. Kırış kırış bir ninecik olmak istemiyordu. Sonra, Efendisi (s.a.v) geldi aklına... Bir ayet ile ihtiyarlayan Peygamber (a.s)... Sevdi rüyasındaki ak saçlarını. Utandı sonra… Sevmeye, sevinmeye hakkı var mıydı ki? “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayeti idi o güzeller güzelini ihtiyarlatan. Bu  meşakkatli emir, sadece Efendimiz'e münhasır değildi hâlbuki... -Ya ben? dedi. “Bu vakte değin emrolunduğum gibi dosdoğru oldum mu ki?” Ashâb-ı kirâmdan Süfyân ibni Abdullah es-Sekafî birgün Peygamberimize gelerek sormuştu ya hani; - Yâ Resûlallah! Bana Müslümanlığı öyle tarif et ki, onu artık bir başkasına sorma ihtiyacını duymayayım, demişti de Peygamberimiz (s.a.v) ona: -Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol, buyurmuştu... ‘Allah’a inandım’ demişti Nehar, ya dosdoğru olmuş muydu? Sahi, neydi dosdoğru olmak? Sözünde, özünde, evinde, işinde, ibadetinde, Allah’ın razı olacağı bir halde olmak, her türlü tahrike, kışkırtmaya kapayıp gözlerini, iffetini muhafaza edebilmek, emanete riayet etmek, kul hakkını ihlal etmemek... “Ne çetin bir şeymiş!” diye düşündü. -Ömrünün her demi doğruluk ve güzel ahlâk ile tezyîn olunan o yüce insan bile “Beni Hûd Sûresi ihtiyarlattı” demişse, benim ömrümden ömür gitmeli değil miydi?” diye hayıflandı.  Belki de ümmetinin hâlini düşünmüştü de soluvermiş... Devamı

Kırk Yılda Bir Gelen Kutlu Misafir

2011-02-27 23:49:00

  “Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten Affet, senden habersiz aldığım her nefesten.” N.F.K Kırk yaşındasın. Kemâlâtın buluğ çağındasın.Vahye muhatap olan Peygamber’in (s.a.v) akranısın. Kırk yılda bir gelen kutlu misafiri ağırlamaktasın. Yaşın kırkı bulunca, aklen ve bedenen olgunluğa erdiğini anlamaya başlarsın.  Dünyalık telaşlardan yavaş yavaş sıyrılarak, ahirete de hazırlık yapman gerektiğinin farkına varırsın. Sinn-i kemal der bu yaşa büyükler. Öz, kemâle erdiğinde, öz aynanı parlatmanın derdine düşer, kemalat ehli ararsın. Şâşaa, debdebe, telaş ağır gelmeye başlar ruhuna. Coşkun akan seller durulur  artık. Sürüklenmekten yorulmuşsundur, sakin limanlara sığınır, huzurun mûsikisini sükûnette duyarsın. Pembe hayallere göz kırptığın yirmili yaşlardayken sen ya da askere giderken; kapı önlerinde oyuncak bebeklerini dizlerinde uyutan pembe tokalı küçük kızlar büyümüştür artık. Çocuklarının ellerinden tutup okula götürüyorlardır. Sokakta bilye oynayan erkek çocuklar, evli barklı, iş güç sahibi adamlardır. Yaşın kırkı bulduğunda; doğduğun günden beri görmeye alışkın olduğun komşu teyzelerin, amcaların minarelerde okunan salâsını duyarsın da, ölümün sıra gözetmediğini bilsen dahi kendini de sıraya koyarsın. Ne zaman öleceğini bilemediğin için yolun yarısı mı, yarısından biraz sonrası mı  yoksa sonu mu kestiremezsin ama  yaşın kırkı bulunca ‘yol görünür serviliklere...’  anlarsın. Şöyle bir baktığında sağına soluna; yaşlıların yaşayamadan yaşlandıklarını hissetmeye başlarsın. “Gazali der ki: Kırk yaşına girdiği hâlde günahlarına tevbe etmeyenin yüzünü şeytan sıvazlayıp 'bu artı... Devamı

Seninle Konuşasım Var

2010-10-12 12:45:00

  “Sür çıkar ağyârı dîlden tâ tecellî ede Hak Pâdişah girmez saraya hâne mâmûr olmadan” Şemseddin Sivasi (K.S)     Konuşasım var!   Ama... Korkuyorum, bugüne kadar hep kulaklarını tıkayan, duymazdan gelen sen,  gene duymayacaksın  sesimi. Hiç umursamayacaksın terkettiğin dehlizlerdeki can çekişimi. Zaman zaman boğuluyormuşsun hissi ile seni rahatsız eden o içindeki çarpıntıya çare bulmak için hastane hastane gezerken, aklına bile getirmeyeceksin acıdan nasıl titrediğimi, aslımı özlediğimi... Oysa reçete gözünün önündeydi: “Kalpler ancak ALLAH'ı anmakla mutmain olur." (Râd/28)   Hatırladın mı beni? Kalbinim senin! Hani, en hoyrat kullandığın organın ve en çok unuttuğun...  Katran karası sevdalarla, hırslarla, heveslerle kararttığın... Bir genç kızın özene bezene yerleştirdiği çeyiz sandığı gibi olmalıyken, yıllarca bir çöp kovası gibi kullandığın... Kalbinim senin! Leş kargalarına tünek, kokuşmuş ilişkilere mêkan kıldığın. Kılmadığın namazların ıstırabını duymamak için içi boş meşgalelerle oyaladığın. Sen beni, sol yanına yaslanmış, kan pompalayan bir et parçasından ibaret zannettin. Altını sevdin, evi sevdin, gezmeyi, yüzmeyi, güçsüz olanı ezmeyi, seni sevenleri üzmeyi sevdin. Masivaya dair, beni çürütecek ne varsa, meylettin. Vicdanın olup seslendim, işitmedin. İşitseydin, med-cezirlerin süt-liman olacaktı. Ruhunu, o sıkıştığı mengeneden azad edecektin. İmanın oldum, tasdik etmedin. Tasdik etseydin, rahmet hazineleri serilecekti önüne...  Eşref-i mahlûkat tacını giyecektin. Yol gösterdim, sen çıkmazları terc... Devamı

Affına Sığınarak

2010-10-12 12:32:00

“İzin ver; herkesin, boyuna göre açıldığı bu ufuksuz denizde, sana yaklaşabilmek değil, fakat kıyılardan, gerilerden yani kendimden uzaklaşabilmek manasına bir kere de ben gücümü deneyeyim! Öyle ki, sahili kaybetsem, artık gerilere dönemem ve Sende boğulsam, işte o zaman aradığım hayatın eşiğine ayak basmış olurum” (Necip Fazıl, Çöle İnen Nur. s. 13).         Dostlarım güzel mektup yazdığımı söylerdi hep. Ve ben bu iltifatı her duyduğumda bir acı hissederdim yüreğimin derin yerinde. Sana yazamadığım içindi ezikliğim. Oysa en güzel mektubu sana yazmak isterdim Efendim. Defalarca niyet ettim, yazmak için kaleme her sarıldığımda utandım ve tutamaz oldu kalemi şu günahkâr ellerim. Yazmak istemediğimden değil, yazmaya cesaret edemediğimden vazgeçtim. Seni hayatıma ne kadar kattığımı düşündüm önce. Seninle ne kadar anlamlandırdığımı varlığımı. Kaygılarımı düşündüm sonra.  Dünyaya dairdi hepsi. En son kaygım neydi sahi? Daha büyük dolabı olan bir yatak odası takımı almak!  Diyor ya şair:         Dünyadan haz alalı        Değişti âhengimiz        Kur’an’dan ayrılalı        Konfor için cengimiz        (Ali Tosmer)                      Kulluğun sonsuz hazzı bu mu olmalıydı? Kuş misali, biraz sonra tuzağa düşeceğimi idrak edemeden, önüme atılan yemleri toplama derdindeyim.  Tek arzum, seninle Kevser başında cennet komşusu olmalıyken komşularımla eşya yarışında buldum kendimi. Fani hayatın aldatıcı lezzetlerine takılıp kaldım,&nb... Devamı

Yazmak mı Yaşamak mı?

2010-10-12 12:26:00

  Yaşlanmaya duran kişi, o gün gene daktilonun başına geçti. Birkaç gün önce deftere yazdığı öyküyü temize çekiyordu. Tuşlara vururken zaman zaman duruyor, düşünüyor, sonra yeniden yazıyordu. Odanın içi sigara dumanıyla doluydu. Adam dört saattir masanın başındaydı. Karısı onun böylesine uzun uzun çalıştığını görünce, hep bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçerdi. Ancak, o gün dayanamadı. Düşündüklerini söylemek gereğini hissetti, (*) artık dolmuştu. Kısık bir sesle: -Söylediklerimi duyan olacak mı ki? dedi ve gene sustu. Bir türkü mırıldanmaya başladı. “Pembe gül idim soldum Ak güle ibret oldum Karşı karşı dururken Yüzüne hasret kaldım." Son mısraları söylerken sesini daha da yükseltmişti ama gene sadece kendi duymuştu. Sigara dumanı da olmasa sanacaktı ki odada bir kendisi bir de duvarlar vardı. Dayanamadı, eşinin yanına giderek: -Yeniden dünyaya gelsen, ne olmak isterdin diye sorsalar ne cevap verirdim, biliyor musun? dedi incinmiş bir sesle. Adam, parmaklarının klavyedeki duruşunu bozmadan gözlüğünün üzerinden eşine baktı.  Yüzündeki ifadelerden onun memnuniyetsizliğini anlayabiliyordu. -Hayırdır Sultanım, nereden çıktı şimdi bu soru? diye sorarken aslında gelecek cevabı da az-çok tahmin edebiliyordu. -Daktilo olmak isterdim, dedi kadın. O zaman aramızda bu kadar mesafe olmazdı. Parmakların bana dokunurdu, beni okşardı. Bana seni anlatırdın, konuşurdun benimle.  Oysa şimdi öyle mi ya? Ben saatlerce arkandaki koltukta oturuyorum, tek bir kelime bile konuşmuyorsun. Bir söz söyleyecek olsam; “Dur şimdi!” diyor, lafı ağzıma tıkıyorsun.  Sırtını görmekten yoruldum, yüzünü özledim, sesini özl... Devamı

Sıra Arkadaşı

2010-10-12 11:58:00

  SIRA ARKADAŞI İlk tanışıklıkları ilkokul sıralarında olmuştu.  Babasının tayini bu köye çıkmıştı ve Sema’nın köy okulundaki ilk senesiydi. Hiç yabancılık çekmemiş, sınıf arkadaşlarıyla hemen kaynaşmıştı. Çok hareketli bir çocuktu. Sınıfta sürekli konuştuğu için öğretmeni onu pek konuşmayan, içine kapanık bir çocuk olan Beşir’in yanına oturtmuştu. Belki kendisi ile muhatap olacak birilerini bulamazsa ders sırasında konuşmaktan vazgeçer diye düşünmüştü. Bu sıra arkadaşlığından Beşir ilk zamanlar rahatsız olsa da zamanla alışmış, hoşuna bile gitmeye başlamıştı.  Sema,  her konuda konuşacak bir şeyler buluyor,  Beşir’i bile güldürmeyi başarıyordu.  Hatta bazen Beşir de ona mukabelede bulunuyor,  şakalaşıyordu.  Sema’yı Beşir’in yanına oturturken Sema’yı susturma niyetinde olan öğretmen de bu durumdan memnundu. Beşir dört yıldır öğrencisiydi ve onu hiç bu kadar mutlu görmemişti.  Beşir hep susur,  dalıp dalıp giderdi.   Köye geldiği günden beri böyleydi.  İlkokul bitmiş, ortaokul ve liseyi de birlikte okumuşlardı.  Her gün köy arabası ile ilçeye birlikte gidiyor, akşam birlikte dönüyorlardı.  Hiç ayrılmıyorlardı.  Yol boyunca Sema konuşuyor, Beşir dinliyordu.  Lise de bitmişti. Artık aynı sırada oturamayacaklar, aynı araba ile yolculuk yapamayacaklardı. Sema Dumlupınar Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ni kazanmıştı. Ailesi de onunla Kütahya’ya taşınacaktı. Kızlarının yabancı bir şehirde yalnız kalmasına razı olamazlardı. Köydeki son günüydü.   Beşir ile geçireceği son gün… Buluşmuşlar ve birlikte köyün çıkışına doğru yürümeye ba... Devamı

Ben Oruçluyum

2010-08-21 16:33:00

  Çocukluğumun Ramazanları düştü hatırıma… Bugün gibi aklımda; sigara tiryakisi olan babam, Ramazan’da tahammülü daha da zor bir insan olur çıkardı. Yanına yaklaşamazdık.  Her şeye kızar, söylenirdi. Komşular da, Ramazan ayı da bundan nasibini alırdı. “Niye oruç tutar ki?” derdik çocuk aklımızla. Çok zorluyorsa tutma!  Bize nasıl öğlene kadar oruç tutturuluyorsa, babam da öğlene kadar tutsa, sonra bozsa?  Allah kızmaz babama, babamın bize kızdığı kadar… Büyüdük sonra… Orucun bize farz kılındığı zamanlara geldik.  İlk oruç tuttuğumuz o sıcak yaz günlerinde, susuzluk had safhaya gelince, evdekilere çaktırmadan su içer, sonra da “Aaaa! oruçlu olduğumu unuttum!” diye yalan söylerdik.  Ve daha da büyüdük, artık oruca alışmaya başlamıştık. Orucu, anne babanın gözüne girmek için değil, Allah’ın rızasını kazanmak için tuttuğumuzun bilincine erişmiştik. “Oruçlu olduğumu unutmuşum” yalanlarına büyüklerimizin inanmadığını da biliyorduk artık. Ama unuttuğumuz ya da bilmediğimiz çok şey vardı daha Ramazan’a dair.  Sadece aç kalmak değilmiş oruç tutmak.  Aç kalmak, Allah’ın rızasını kazanmak için kâfi değilmiş. Sahurda, ‘gün boyu acıkırsak?’ korkusu ile tıka basa yemek değilmiş. İftarda, envai çeşit yemeklerle karnımızı şişirmek, sonra da yediklerimizin ağırlığından teravih namazını bile kılamayacak duruma gelmek değilmiş.  Sofradaki nimeti başkaları ile paylaşmakmış.  Ama bu, “Onlar bizi çağırmıştı, sonra laf olmasın, biz de onları çağıralım” mantığı ile eş-dost-akrabaya ziyafet vermenin ötesinde bir paylaşımmış. Aç olanın halinden... Devamı

Hased Etmekten...

2010-05-14 20:36:00

Fotoğraf: Sera Sıga   İpek gibi saçları, boncuk mavisi gözleri vardı.  Bir giydiğini bir daha giymezdi.  Prenseslere layık bir karyolada yatardı. Adı: Dubliye…  O zamanlar böyle bir bebeğe sahip olmak, bir kız çocuğu için arkadaşları arasında onu ayrıcalıklı kılan yegâne şeydi.          Halamın kızına bir akrabası Almanya’dan getirmişti.  Elinden hiç bırakmaz, kimsenin onunla oynamasına izin vermezdi.  Saçlarını tarar, bazen topuz yapar, bazen örerdi. Biz küçük yastıkları ya da rulo yaptığımız havluları kundaklayıp bebek diye sallarken dizlerimizde, Ünzile, Dubliye’sini karyolasına yatırır, öyle uyuturdu. Uyurdu da… Sahici bir bebek gibi yumuverirdi gözlerini.  Hep fırsat kollardım, bir yalnız yakalayabilsem Dubliye’yi, ah bir ayrılsa Ünzile şu bebeğin başından! Ben ona yapacağımı bilirdim ya, yok işte. Ünzile, bir anne düşkünlüğü ile korur, gözetirdi bebeğini. Keşke bizim de Almancı bir akrabamız olsaydı, o zaman benim de Dubliye gibi yumuşak tenli, ipek saçlı, mavi gözlü bir bebeğim olurdu.  Ben de arkadaşlarıma şöyle tepeden bakardım.  Gel gör ki fakir bir ailenin -baştan beşinci, sondan üçüncü- çocuğu olunca, benim için gerçekleşmesi pek de mümkün olmayan bir hayaldi bu… Derken bir gün bir haber geldi kulağıma.  Ünzile’nin bir arkadaşı Dubliye’nin yüzünü karalamış, annesi ne kadar silmeye çalıştıysa da kalemin izlerini yok edememiş. Yüzüne bakılacak hâli kalmamış Dubliye’nin.  Benim yapamadığımı bir başkası yapmış. Bir farkla; nasılsa gene uzar diye ben sadece saçlarını kesecektim… Demek ki tek kıskanan ben değilmişim!... Devamı

Çöp Torbası

2010-04-06 12:46:00

  Zavallı çöp torbası! Kendini kuş mu sandın? Bir lodos esti diye hemen de havalandın. Göklere kanatlanıp özgürce salınırken Encâmında kuru bir dala takılıp kaldın.   Boş ver be çöp torbası! Dala kuşlar da konar Seni uzaktan gören belki bir kumru sanar Belki başka kuşlar da sana yarenlik eder En hisli notalarla minik bir konser sunar.   Ya kargalar gülerse bu fütursuz haline ‘Çöpten kuş olmaz!’ diye düşersen dillerine Bir esimlik kuşsun sen zavallı çöp torbası Aldanıp havalandın şu lodosun yeline Sevinç Durmuş / 2010   ... Devamı

Söğüt Ağacı

2009-04-02 23:06:00

      Yapım:İran Tür:Dram Yönetmen:Majid Majidi Senaryo:Majid Majidi,  Nasser Hashemzadeh,  Fouad Nahas Yapımcı:Majid Majidi Görüntü Yönetmeni:Mahmoud Kalari,  Bahram Badakshani,  Mohammad Davudi Müzik:Ahmad Pezhman Süre:1 saat 35 dk Bir film izledim bugün. 'Konuş benimle! Hiç kimseye söylemeden buna ne kadar daha katlanabilirim? Bir gün? Bir hafta? Bir ay? Kendim için mi  üzüleyim, yoksa onlar için mi?' Böyle başlıyor film. Bir ırmak kenarında kızıyla yaptığı çubuk yarıştırma oyunu yapan, gözleri görmeyen bir baba. Adı Yusuf. Üniversitede edebiyat profesörü.  Küçük kızı, eşi, annesi, dostları, öğrencileri onu çok seviyor. Eşi eli-ayağı olmuş. Okuma ve yazmalarında ona yardımcı oluyor. Çocukken havai fişek kazası ile gözlerini kaybeden Yusuf sürekli Allah ile konuşuyor ve gözlerinin görmesi için yalvarıyor. Dualara icabet ediliyor ve Yusuf’a Paris yolu görülüyor. Paris’teki hastane bahçesinde gözleri çok az gören biriyle tanışıyor. Adam ona ceviz ağacının güzelliğinden bahsediyor, Yusuf da söğüt ağacına olan sevgisinden… Adam, Yusuf’un resmini çekiyor ve bu resmi sana yollayacağım diye söz veriyor.  Yusuf’un Paris’te  geçirdiği ameliyat başarı ile sonuçlanıyor. Gözlerindeki bandajın açılması için ertesi günü bekleyemeyen Yusuf, bandajını kendisi açıyor ve ilk kez ışıkla karşılaşıyor.  Daha sonra bir karınca görüyor. Boyundan büyük bir kırıntıyı taşıyan karınca çok ilgisini çekiyor. Koridorda neşe ile hızlı hızlı yürürken bir camda kendi yansım... Devamı

Gülen Ada/Halikarnas Balıkçısı

2009-02-24 21:44:00

           Halikarnas Balıkçısı, tabiatı, sadece uzaktan seyretmeyen, âdeta koyun koyuna yaşayan, denizi fazlasıyla seven,  deniz kenarındaki halkın yaşamını hikâye ve romanlarına aktaran bir yazardır. Hikâyelerinde, ekmeğini denizden çıkaran ve kıt-kanaat geçinerek yaşam mücadelesi veren gönlü zengin, cebi fakir insanlarla;  onları istismar etmek isteyen, parasına güvenen kaba ve güvensiz insanlar arasındaki çatışmayı ele almaktadır.  Cevat Şakir Kabaağaçlı olarak sürgüne gönderildiği Bodrum’da “Halikarnas Balıkçısı” olarak doğar. Kendi ifadesi ile mecbur bırakıldığı “Mavi Sürgün” de kaynağını tabiat ve insan sevgisinden alarak beslenen Halikarnas Balıkçısı ömrünün en güzel eserlerini vermiştir. Öyle ki, sürgün cezası bittiği halde Bodrum’dan ayrılamaz.           “Sürgüne gönderilen sanatçı, yükseklerden kasabayı ve kıyı şeridini görünce, yeni bir hayatın, kendisi için bambaşka bir hayatın başlamak üzere olduğunu hemen duyumsar. Renkler coğrafyayı baştan sona tılsımla donatmıştır. Sonra, ses, bir 'öğe' olarak belirir: Bodrum, deniz ve rüzgârlar sesidir. Zaten ses, Halikarnas Balıkçısı'nın edebiyatında hemen hep başroldedir.”[1]                      Gülen Ada da Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’da ele aldığı hikâyelerinden biridir.  İyilik, güzellik, aşk ve öfke gibi duyguların işlendiği Gülen Ada’daki sembollerle anlatım tarzı hikâyeden çok masalı çağrıştırmaktadır.     ... Devamı

Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm

2009-02-22 13:37:00

“Öfkeyle, nefretle sefere çıkan Sıcak yaz gününde kışa tutulur Ben kralım diye değerler yıkan Fildişi sarayda taşa tutulur.”(Abdurrahim Karakoç)             Bir söz vardır: “Hayatta en çok pişman olacağınız konuşma, öfkeliyken yaptığınız konuşmadır.”   Peygamberimiz de:  “Öfkelenen sussun” [1] diye buyurur bir hadis-i şerifte.  Her insan kızabilir; patron işçisine,   öğretmen öğrencisine, yolcu şoföre,  satıcı müşteriye, eşler birbirine sinirlenebilir. Tıkanan bir lavabo, kesmeyen bıçak, bozuk asansör, maç saatinde kesilen elektrik, yoğun trafik, vaktinde sözleştiği saatte gelmeyen arkadaş, değer verdiği mevkii ve makamdan olmak, hakkı olanı alamamak...  Liste uzar da gider. Şiddete meylettirmediği, saldırganlaştırmadığı, kişinin kendisine ve çevresine zarar vermediği sürece kızmak doğal bir duygudur. Nitekim Peygamberimiz de:  “Ben de insanım, diğer insanlar gibi kızarım” buyurarak, kızmak eyleminin fıtri bir duygu olduğuna işaret etmiştir. Fakat O (s.a.v)  öfkesini yener ve affederdi. Kızgınlığı onu adaletten ayırmaz, haksızlığa meylettirmezdi.            Sinirlendiğinde gözü hiçbir şeyi görmeyen, ağzına geleni söyleyen, kırıp döken, belki öldüren insanlar o haldeyken insanlık elbisesinden soyunduklarını, doğallıklarını yitirdiklerini göremezler ama duruma şahit olanların gözünde değerleri  “sıfır”a iner. İtibarını, saygınlığını yitirir, haklı bile olsa haksız duruma düşer. “Öfke gelir, göz kızarır. Öfke gider, yüz kızarır” diye boşuna söylememiş atalarımız. Hemen her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında... Devamı

Züleyha'ya Sor Halet-i Aşkı(*)

2009-02-14 00:00:00

 “Züleyha, Yusuf’a bir mektup yazmaya başlayınca Yusuf diye başladı, Yusuf diye bitirdi. Gördü ki hitaptan öteye geçemedi. Anladı ki aşkın nâmesinde ser-nâmeden öte kelam yok. Ve Züleyha’nın lügatında Yusuf’tan öte sözcük yok.” [1] Züleyha!Aynalara akseden, sanki duru bir pınar.Bir bakan bir daha bakar.Zengin, güçlü ve nümayişkâr… Züleyha!Potifar’ın gözdesiyken, gözleri derin bir kuyuya meftun olup gözden düşen,zaif köle diye takdim edilene zaafını izhar eden,aşkı aşikâr… Züleyha!Gömleği arkadan yırtan, Yusuf’u zindana atanHakkı olmayana uzananMüfteri, mütecaviz, hevâkâr… Züleyha!Kınayanlara : “ Benim yerimde olsaydınız siz de kınananlardan olurdunuz”  diyerek Yusuf’un güzelliğini aşkına şahit getiren,  Yaratıcı’nın cemalinin tecellisi olan o güzellik karşısında ellerini doğrayan kadınların dillerini bağlayan,sadece yüreğini ve aşkını konuşturanCüretkâr… Züleyha!Gülüşü sadakayken, Yusuf’un bir gülümsemesine dilenen,Leyla’nın, Şirin’in, Aslı’nın ve daha nicesinin maşuk olmak varken nasibinde;yâr gülşeninde güzeller gonca gül iken,  aşka düşen, dile düşen, derde düşen; Mecnun olan, Kerem olan, Ferhat olan bir kadın… Yüreği diken diken…Mahzun, mahcup, siyahkâr… Züleyha!Her geleni: “Belki Yusuf’tan haber verir”  diye dinleyenBeytü’l-ahzanında  “Yusuf!..”  diye inleyenDestan iken güzelliği bir vakitler Mısır’da;saçlarına a(ş)k düşen, gözgülerine küsen,Gözü yaşlı, yüzü yaşlı nâlişkâr&h... Devamı

Ütopya/Kara Ölüm

2009-02-06 22:43:00

   “Kaçınılmazlıklara bir kere meydan okuduktan sonra umuda yolculuk için erzak toplamaya başlarız.” [1] Geri sayım başlamış,   herkes panik içinde görevlilerin yönlendirdiği kapılara koşuyordu.  Pursatalılar otuz yıldır korku ile bu saati bekliyordu. Olacaktı, biliyorlardı ama hep bu günü yaşamamayı dilemişlerdi.    Şimdi birbirini tanıyanlar, gruplar halinde buluşuyor; koşar adımlarla, çığlık çığlığa yeni şehirlerine gidiyorlardı. Çok sevdikleri Pursata birkaç saat sonra lavların altında kalacak ve adı ‘Kayıpkent’ olarak tarihe geçecekti. Pursata, sönmüş bir yanardağ olan Seyr Dağı eteklerine kurulmuş,  verimli ovaları, ırmakları, tertemiz havası ve ormanları ile adeta yeryüzü cennetlerinden biriydi.  Hem tarihi hem kültürü hem teknolojiyi harmanlayan, gelenlerin bir daha gelmek üzere sözleştiği bir şehirdi.   Pursatalılar bolluk ve nimet içinde yaşıyorken daha fazlasına göz diker olmuşlardı. Herkes, her şeyin kendinde olmasını istiyor, bu sahiplenme ve haset duygusu ile akla gelmeyecek hileler yapıyorlar, birbirlerini öldürüyorlardı. Kardeş kardeşi sevmiyor, sevgililer sadece şehevi duygularını tatmin etmek için aşkı kullanıyorlardı.  Adalet, tevazu, hüsn-ü niyet, yardımlaşma, merhamet gibi güzel hasletler unutulmuştu adeta.  Şimdi herkes birbirine: “Nazar değdi Pursata’ya” diye konuşuyor, gözyaşları ile son defa bakıyorlardı biricik şehirlerine. Çocuklar, olayın vahametinin henüz farkında olmadıkları için seke seke koşuyor, gülüşüp şakalaşıyordu ama yaşı kemale ermiş olanlar firkatin ıstırabını derinden hissedebiliyorlardı. Bu ayrılığın vuslatı olmayacaktı, biliyorlardı. Bir daha dünya gözüyle Pursata’yı asl... Devamı

Siyah Sırlı Hayal Aynası

2009-02-01 00:48:00

Yine bir göç vakti gelip çatmıştı. Hiç istemediği halde ayrılacaktı sevdiği, alıştığı insanlardan, kurduğu düzenden. Başka bir şehre, başka insanlara alışmanın zorluğunu çok iyi biliyordu. Şiddetli bir depremin ardından, enkaz altından çıkarılan bir depremzede gibi yorgun hissediyordu kendini her ayrılıkta. Gene bir kâbusa uyanacaktı.  Gözlerini açtığında, seçe seçe zoraki bulduğu dostlarını yanında bulamayacaktı. Yeni tanıştığı insanların yeni olmayan sorularına muhatap olacak, kalbinin kırıldığına kimse aldırmayacaktı. -Çocuğun yok mu?-Olmuyor mu?-Çaresine baksanız a, daha gençsiniz.-Çocuksuz kadını tutmazlar, bir an önce tedavi ol!Ardından kocakarı ilacı terkipleri, tavsiyeler, doktor isimleri…Hele de en can alıcı, akla ziyan soru:-Düşünmediniz mi?“ Fesubhanallah!” Bu soru ile her muhatap oluşunda:-Düşünerek olsaydı filozoflar aşiret kurardı, diye çıkışmak geçiyordu içinden ama “sabır” deyip, susturuyordu yüreğindeki isyanı.Boşuna dememişler; “Tarih tekerrürden ibarettir.”  Gideceği şehirde de onu aynı sıkıntıların karşılayacağını düşündükçe yok olmayı istiyordu.-Of Allahım! dedi. -Leyleği havada mı gördüm evlenirken? Arkasında bırakacağı sekizinci şehirdi İzmir.  Taşınacağı ev ise on altıncı evi olacaktı.  Biraz da bu yüzden komşuluk ilişkileri çok iyi değildi. Nasılsa uzun süre kalmayacaktı, niye alışsındı ki? Hem her yeni taşınmada/tanışmada belli edemese de illâ ki üzülecekti. Sonra;  “İşte, dostlarım!” dediği vakit,  bir emir gelecekti: “Toparlan, gidiyoruz. (*)”İzmir’e ilk geldiği günleri hatırladı. Söz vermişti; hiç kimseyle samimi olmayacak, bağlanmayacaktı. Ne çok ağlamıştı Ardahan’dan ayrılı... Devamı

Kalk ve Uyar

2009-01-31 00:30:00

Tarihi bir olaya tanıklık ettik.  Davos’ta yeni bir sayfa açıldı ve tarih yazıldı.  Bir “duruş” konuşuldu dünyada. Vakur, asil, kararlı ve dimdik bir duruş… Türkiye'nin Gazze saldırılarına karşı gösterdiği hassasiyet ve Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın tavrı tüm dünya medyasının gündemine oturuverdi. Kimi alkışladı; “Helal olsun!” dedi,  kimi her zamanki gibi “Tu kaka!” Göğsümüzü kabarttı diyenler de oldu, vah Türkiye’m vah! diyenler, Türkiye prestijini kaybetti diye üzülenler de.  Belli mihrakların sesi olan köşe yazarlarını, gazetecileri, politikacıları anlayabiliriz de, içimizden birilerinin Recep Tayyip Erdoğan’ın oturumu terk etmesini skandal olarak görmesini/göstermesini ve türbinlere oynadığını, seçim yatırımı yaptığını söylemesi insaf ehli herkesin yüreğini acıttı. Dostun attığı gül yaraladı. Hem de ne yaralamak!  Kraldan fazla kralcı oldular, İsrail’den fazla İsrailci. Gazze’de Müslümanlar gözyaşları ile Türkiye’nin başbakanına dualar ederken,  İsrail’in gözdağına rağmen sokaklara dökülüp miting yaparken, bizim hanım evlatları; işbirlikçiliğinden tutun da Ebu Cehil mi demediler, kukla mı demediler, tribünlere oynayan mahir bir oyuncu mu demediler! Bu dünyadan ötesine inanmayana sözümüz olmaz da, ahrete iman edenler acaba bunun vebalinden nasıl kurtulabilirler? Hz. Muhammed (s.a.v) bir hadis-i şerifinde: "Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğz etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah'ın kulları kardeş olun. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona (ihanet etmez), zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmez. Takva... Devamı

Miting Mücahitleri

2009-01-22 19:09:00

  Miting bitmiş, katılımcılar gruplar halinde önceden belirledikleri buluşma yerlerine doğru ilerliyordu. Miting alanı adeta savaştan çıkmış gibiydi. Yere atılmış boş şişeler, kâğıtlar, poşetler… Seyyar satıcılar sergilerindeki Filistin bayraklarını, atkılarını, şapkalarını satabilmek için birbirleriyle yarışıyordu. En çok da başı kalabalık simitçiler memnun gibiydi hallerinden.   —Eminim İsrail’in ödü kopmuştur, dedi Mehmet. Söylerken sesindeki alaycılığı ve aynı zamanda incinmişliği hissetmek hiç de zor değildi. Ankara’ya gelmeyi hiç istememiş ama Ahzan’ın ısrarı karşısında “hayır” diyememişti.   —Bir kelebeğin kanat çırpması bir okyanusu harekete geçirebiliyorsa benim feryadım da ulaşması gereken adresi bulacaktır, diye cevap verdi ve devam etti Ahzan:   —Hem Mevlana demiyor mu? Sen hakikat olduğuna inandığın sesi yükselt! Kulaklar tıkalı olsa da, hakikat kaybolmaz; maveralarda dolaşır ve dinleyecek arif bulduğu zaman onun gönlünü aydınlatır.   Mehmet sustu, suskunluğu Ahzan’ın verdiği cevaptan tatmin olduğu için miydi yoksa konuşmakla hiçbir şeyin halledilemeyeceği düşüncesinden dolayı mıydı, mimikleri en ufak bir ipucu dahi vermiyordu.   Ahzan: —Doğrusunu istersen miting alanında ben de hayal kırıklığı yaşamadım değil. İnsanların yüzlerinde gözlerimi gezdirdim de hüznün esamisi dahi okunmuyordu birçoğunda. Genç kızların yüzüne belki yakışan ama özüne eğreti duran göz makyajlarını görünce; “ağlamamayı garantilemişler demek ki” diye düşündüm. Birbiriyle şakalaşan, gülüşen insanların hali acıttı yüreğimi. Oysa biz Gazze için gelmiştik buralara kadar. Ağlayan Gazze iç... Devamı

Mutluluğun Bedeli

2009-01-15 17:11:00

  Gökyüzü yavaş yavaş rengini değiştirmiş, gönle huzur veren açık mavi rengin yerini koyu bulutlar almıştı. Ağaçlar yeşil elbisesinden soyunmaya başlamış ve toprağa yakın bir renge bürünmüştü yaprakları. Her şey uzun bir kışa hazırlanıyordu. Bir kasvet vardı havada. İnsanı bunaltan, ölümü özleten bir rayihâ. Toprağın kokusuydu bu… Çağırıyordu koynuna.  Sararan yapraklar da salına salına inerek toprağın çağrısına icabet ediyordu. Ebru pencereye alnını dayamış dışarısını seyrederken bir süredir aklından çıkaramadığı ölümü düşünüyordu. Ne zaman bu düşünceler beynini istilâ etse garip bir yabancılık çekiyordu dünyaya. Her şey anlamsız geliyordu. Dersler, oyunlar, diziler, konuşmalar, kavgalar, gülüşmeler… Buraya ait olmadığını hissediyordu. Hemen yanı başında duran kitabı eline aldı, öylesine bir sayfa açtı: “An oluyor garip bir duyguya varıyorum Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum?” Kitabı edebiyat öğretmeni hediye etmişti. Birkaç gün öncesine kadar kapağını açıp bakmamıştı bile. Ama şimdi okuduğu satırlar sanki kendisini anlatıyordu. -Ben yazmalıydım bu şiiri, diyerek kitabı kapattı. Kitabın üzerindeki isim dikkatini çekti. Necip Fazıl… Daha önce duymuş muydu ismini? Hatırlamıyordu. -Demek ki o da benim gibi ölümü özlüyormuş, dedi. Önceki gün bir internet sitesinde gördüğü, kanadı zincirlenmiş kelebek resmini düşündü. İkircikli bir gülümsemeyle: -Ben o kelebeğim işte, dedi.  Zincirleri koparmanın zamanı geldi. Aşağıya doğru baktı, içinin üşüdüğünü hissetti.   -Kanatlarımın kopması pahasına, kurtulmalıyım zincirlerimden… Annesi... Devamı

Can Pazarı

2009-01-09 14:51:00

Burası Gazze’de bir hastane önü…  Savaşın on birinci günü…  Gökyüzüne yükselen kara dumanlar, bomba ile tarumar olan binalar, yollarda ellerini dizlerine vuran, telaş ile bir o yana bir bu yana koşturan gözü yaşlı insanlar…Herkes tedirgin; yürekleri acıtan çığlıklar, siren seslerine karışmış. Çocuklar var; kimi kucakta, kimi sedyede, kimi bir çarşafın içinde. Çocuk bahçesinde oyun oynayacak yaştalar her biri. Ama onlar hastane bahçesinde; kulağı kopmuş, gözü çıkmış,  kolu-bacağı paramparça olmuş çocuklar. Korku ve çaresizlik gözbebeklerine mührünü vurmuş sanki.  Öyle ağır gelmiş ki, göz kapaklarını açamaz olmuş kimisi. “Arun aleykum” diyerek dünyayı uyandırmak adına uyumuş Gazze’nin hüzün yüzlü kelebekleri. Saatler Kerbela’ya bir kalayı gösteriyorken göğü siyaha bürünmüş Gazze’nin, elbiseleri kıpkırmızı kana bulanmış çocukları, son kez bakıp annelerinin hiç gülemeyen gül yüzlerine, yemyeşil bir dünyada açmak üzere gözlerini yummuşlar. Beyaz kefenle uğurlanmışlar 'Gazze’den Allah Azze’ye…'(*)Birleşmiş Milletler’e ait bir okula saldırmış bu kez İsrail zalimi; tüm dünyayla alay edercesine… İsrail askerlerinin havadan kustuğu vahşetten kaçıp sığındıkları okul mezar olmuş birçoğuna.   Hastaneye yetiştirilebilenler ise başka bir çaresizliğin koynunda.  Elektriklerin kesik olduğu, jeneratörlerin çalışamadığı hastanede tıbbi malzeme ve ilaç yetersizliğinden ölüyormuş çocuklar, gençler ve kadınlar ve yaşlılar…Bir küçük çocuk getirmişler hastaneye.  Cicili bicili giy... Devamı

Bir Yeniyıl Şarkısı

2008-12-29 17:36:00

Temenniler ve  tebriklerle;Bir yılı daha harcadık işte… Yeni bir yıl kapının eşiğinde.Gene aynı seremoni;  temenniler, hediyeler, tebrikler…  Değişmeyecek hiçbir şey, değişim için bedel ödemeyi göze alamadığımız sürece. İnsanlar telaş içinde koşturacaklar, bir o yana bir bu yana… Hayır, hayır Gazze’deki Müslümanlardan bahsetmiyorum.  Sırtında okul çantasıyla kaçacak yeri olmadığını bile bile üzerlerine bomba kusan uçaklardan kaçmaya çalışan, korkunun gözbebeklerine çöreklendiği o gözü yaşlı çocuklardan bahsetmiyorum.  Çarşı-pazarda yılbaşı alışverişine kendini kaptıran zevattan söz ediyorum ben. Can pazarındaki mazlumlardan bize ne ki? Televizyon kanalları bahsetsin dursun; üç yüz kişinin öldüğünden dem vursun.  Biz kolbastı derdindeyiz şimdilerde. Giresun mu hırsız, Trabzon mu? Onu anlamamız lazım. Öyle hafife alınmamalı, memleket meselesi bu!.. Gazze’deki Müslümanların niçin vurulduklarını anlamasak da olur. Hem bu işi büyükler daha iyi bilir. Biz ne yapabiliriz ki? En iyisi mi? Vur patlasın/çal oynasın/ kulaklarımız duymasın ağıtları, çığlıkları, imdat sesini…Üç kuruş yardım yapamayacak kadar küresel krizden etkilenen bizler onar onar, yirmişer yirmişer milli piyango bileti alalım ki, hani olur da şans bize de gülerse, yardım ederiz belki… Hem ne diyor bak, dinle: “Belki de sıra sizde!” Neden olmasın? Belki de sıra bizde…Gazze’nin  göğünü karartan zulmün, bir gün bizim de üzerimize kara bulut gibi çökmeyeceğinden  o kadar eminiz ki,  o kadar kör, o kadar sağırız ki, günün telaşındayız sadece…  İçecekler hazır, çerezler hazır, hediyeler alı... Devamı

Yaşlı Ceviz Ağacı

2008-12-24 22:37:00

  Bil bakalım, ben kimim? Tanımadın mı? Hani dallarına kurduğumuz salıncakta “son verdim kalbimin işine” diye şarkı söyleyerek sallanan o bet sesli, kara- kuru kızım ben… Geçmiş günlerin hatırına, biraz yardımcı olayım sana; Sayende yüze kadar saymayı öğrenmiştim. Sen benim ilk öğretmenimdin. Bazen mahallemizdeki çocuklarla nöbetleşe binerdik salıncağa. Herkes yüz kere sallanırdı.  Ola ki bir arkadaş biraz fazla sallanacak olsa kıyamet kopardı. Sonra da karşıdaki kahveden amcalar çıkar, gürültü yaptığımız için bizi evimize kovardı. Odamızın penceresinden boş salıncağa bakardık melül melül… Baharın kokusunu taşırdın yüreklerimize sen. Döktüğün püsküllerinden yaptığımız küpeleri, kolyeleri nasıl da severek takardık.  Yeşil kabuklarından kınalar yakardık ellerimize,  sonra arkadaşlarımıza gösterir, “ benimki seninkinden daha güzel tutmuş” diye hava atardık.  Onlar anlamazdı ama biz aslında hile yapardık. Kireç kaymağı sürerdik, daha güzel tutsun diye kınalarımız. Şimdiki çocuklar bilmez ya, o zaman kirecin kaymağı olurdu.  Artık yoğurdun, sütün bile kaymağı yok. Kirecin kaymağını kim ne bilsin? Ev hanımlığını da sende öğrendim ilkin. Sıcak günlerde gölgene hasır serer, üzerine oyuncaklarımızı dizerdik. Bir köşeyi mutfak, bir köşeyi oturma odası, bir köşeyi misafir odası yapardık.  Evde ne kadar minder varsa taşır, bu yüzden annemden bir sürü azar işitirdik. Bazen ablam evden ekmek aşırırdı, hep birlikte yerdik. Başkaydı cevizle ekmeğin tadı. Civar sokaklardan gelen çocukları ağırlardık senin gölgende. Tuğla tozlarından, çamurdan yemekler yapar, ceviz kabuğundan ve gazoz kapağından tabaklarımızın içinde ikram ederdik. E... Devamı

Oysa Erkeğe Celal, Kadına Cemal Yakışıyordu

2008-12-19 18:36:00

    “İşe git, patrondan bir sürü azar işit. Sonra eve gel. Yemek yap, sofra hazırla, bulaşık yıka. Çocuğun ödevine yardımcı ol.  Yarın giyilecek kıyafetleri ütüle, hazırla. ‘Şükür, dinlenebileceğim’ derken, eşin:  -Çay nerde kaldı ?! diye bağırsın. Arkasından bir saat geçmeden yeni sızlanmalar: -Ölürsem vitaminsizlikten ölürüm!   Koş, meyve tabaklarını hazırla. Gece yarısı olsun, yat zıbar! Hayatım bundan ibaret. Ne bir dostum kaldı çevremde ne doğru dürüst ailemle ilgilenebiliyorum. Anneme gitmeyeli iki hafta olmuş. O da bir yandan sitem ediyor: -Söbü olsa, dünyayı yutacaksınız!” Uzun zamandır görüşemediği arkadaşına böyle dert yanıyordu Serpil. Dört yaşındaki oğlu kucağından hiç inmiyor, elleriyle sürekli annesinin yüzüne dokunmak istiyordu. Gündüzleri kayınvalidesine bıraktığı Onur belli ki annesini çok özlüyordu.  Son yıllarda kanayan yaradan öte kangren halini alan Serpil’in durumu birçok kadının iç yangını aslında.  Ev hanımlığı ile iş kadınlığı arasında sıkışıp kalmış kadınlar; işyerinde de, evinde de huzuru bulamıyorlar.  Kimi; "Ayaklarım daha sağlam yere bassın" düşüncesiyle,  kimi eşine destek olmak için, kimi ekonomik özgürlüğünü kazanmak için atıldı çalışma hayatına.  Kimi de iş bilmez, bilse de yapmaz sorumsuz eşinin açığını kapatmak için bir işe girdi. Ya da ev işlerini yaptığında onay ve takdir görmeyen kadın “ev hanımı” olmaktan utanarak toplumda bir birey olduğunu ilan etmek için  “iş kadını” oldu. Daha rahat, daha saygın bir hayat düşlerken,  hayat ellerinden kayıp gitti. Çocuklarıyla y... Devamı